Bölüm 2: Yol
Tren hareket ettikten sonra uzunca bir süre kimse konuşmadı. Pencereden dışarı bakmakla bakmamak arasında gidip gelen bir sessizlikti bu; ne tam huzur ne de tam huzursuzluk. Babam gözlerini kapamış, başını koltuğa yaslamıştı ama uyumuyordu — kaşlarının arasındaki çizgi uyanık olduğunu söylüyordu. Annem karşı sırada, Ayşe'yi kucağına almış, ara sıra mırıldanarak onu oyalıyordu. Küçük kardeşimin ne olduğunu anladığını sanmıyordum; yalnızca alıştığı evin kokusunu, sesini kaybetmiş olmanın şaşkınlığı vardı gözlerinde. Oysa bir yaşında bir çocuk neyi ne kadar kaybeder, bilmiyordum.
Fırat'la Murat yan yana oturuyorlardı. Fırat pencereden dışarı bakıyor, Murat elindeki dergiyi karıştırıyordu — okuyup okumadığı belli değildi. Aralarında bir şey vardı; trenin gürültüsü kadar sürekli, titreşimi kadar hissedilir bir şey. Kardeş olmanın rekabeti, ama henüz neyin rekabeti olduğunu bilmeyen bir rekabet. Trabzon'da da böyleydiler. Fırat bir şey başardığında Murat'ın yüzünde geçici bir gölge, Murat bir şey söylediğinde Fırat'ın omuzlarında belli belirsiz bir sertleşme. Birbirlerini seviyorlardı, bundan emindim, ama sevmenin altında hep bir şey vardı: kıyaslanma korkusu, belki de babamın gözündeki yeri kapma telaşı.
Tren Gümüşhane taraflarından geçerken manzara değişmeye başladı. Karadeniz'in o yumuşak, nemli yeşili yerini daha sert, daha soluk bir yeşile bırakıyordu. Dağlar çıplaklaşıyor, gökyüzü genişliyor, hava — pencereden sızan hava bile — kuruyordu. Bunu ilk fark eden annem oldu.
«Hava değişiyor,» dedi, sesinde ne şikâyet ne de merak vardı. Yalnızca bir tespit. Sanki havanın değişmesi, her şeyin değişmesinin ilk işaretiydi ve o bunu şimdiden kabullenmişti.
Fırat başını pencereden çevirdi. «Ankara böyle değildir, değil mi?» diye sordu. «Yani, büsbütün kuru değildir?»
«Ankara'yı bilmiyorum ki,» dedi annem. «Görmedim.»
Bu küçük itiraf — bir annenin, kırk beş yıllık hayatında başkenti hiç görmemiş olduğunu söylemesi — kompartımanda bir an asılı kaldı. Babamın kaşları oynadı, gözlerini açmadı.
Murat dergiyi kapattı. «Ben de görmedim,» dedi. Sonra, her zamanki gibi sözü başka bir şeye getirmek istercesine ekledi: «Ama Sıhhiye'de bir akrabamız var. Hani Halil Amca'nın kızı, Semiha. O anlatmıştı. Kışı sert, yazı kavurucuymuş.»
«Semiha'yı on yıldır görmedik,» dedim. «Belki de taşınmıştır.»
Murat omuz silkti. Onun için önemli olan Semiha değildi; Ankara hakkında bir şey söylemiş olmaktı. Fırat'a döndü.
«Senin okul ne taraftaydı?»
«Beşevler'de,» dedi Fırat. «Ama daha kayıt yaptırmadım. Önce yerleşelim, sonra bakarız.»
Fırat'ın sesinde bir rahatlık vardı — Murat'ın hiçbir zaman yakalayamadığı bir rahatlık. Üniversiteyi kazanmış olmanın, bir yere ait olmanın verdiği bir rahatlık. Murat bunu hissetti; dergiyi tekrar eline aldı, bu kez gerçekten okuyormuş gibi sayfaları çevirdi.
Annem Ayşe'yi sırtına yasladı, gözleri pencerede bir süre oyalandı. Sonra, sanki kompartımanın havasını değiştirmek ister gibi, «Acıktınız mı?» diye sordu.
Acıkmıştık. Valizlerden çıkardığı peynirli pideyi, haşlanmış yumurtayı, bir de termostaki çayı paylaştık. Yemek yerken bile konuşmadık. Trenin sesi, çiğneme seslerimize karışıyor, her şeyi olduğundan daha telaşsız gösteriyordu.
Yemekten sonra Murat dayanamadı.
«Baba,» dedi, sesi beklediğimden daha yumuşaktı. «Neden Ankara? Yani, neden illa Ankara?»
Babam gözlerini açtı. Açmasıyla birlikte kompartıman daraldı sanki. Annem elindeki ekmeği bıraktı, Fırat pencereden başını çevirdi. Hepimiz bekliyorduk. Ayşe bile — belki tesadüf, belki değil — mırıldanmayı kesti.
Babam doğruldu. Ceketinin önünü düzeltti; bu hareketi yüzlerce kez görmüştüm. Kaymakamlıktan kalma bir alışkanlıktı. Ceket düzgün olunca söz de düzgün olur sanırdı.
«Ankara'da iş kuracağım,» dedi.
Bunu biliyorduk. Trende olmamızın sebebi buydu zaten. Ama Murat'ın sorusu başkaydı, babam da biliyordu.
«Muhasebe bürosu,» diye devam etti. «Küçük bir ofis. Bir iki masa, bir daktilo, bir de levha. 'Ali Rıza Tekin — Serbest Muhasebeci.'»
Sözcükleri tartarak konuşuyordu; her biri yerine otursun, boşluk kalmasın ister gibi. Ama yine de asıl soruyu cevaplamıyordu.
Murat ısrar etmedi. Fırat da etmedi. Annem kalan pideleri toparladı, termosa uzandı. Babamın anlatacağı varsa anlatırdı; yoksa zorla deşmenin bir faydası yoktu. Biz böyle bir aileydik. Her şeyi konuşmazdık. Konuşmadığımız şeyler, konuştuklarımızdan fazlaydı.
Tren Erzincan'a yaklaşırken manzara iyice bozkıra döndü. Toprak rengi, saman sarısı, yer yer gri. Ağaçlar seyrekleşti, sonra büsbütün kayboldu. Yalnızca telgraf direkleri sıralanmıştı, biri geçip biri geliyordu, trenin hızıyla titreşen birer işaret gibi.
Fırat bir ara, «Trabzon'da kalsaydık,» dedi, cümleyi tamamlamadı.
«Kalacak halimiz mi vardı?»
Bu babamdı. Sesi sert değildi, yorgundu. Cevap bekleyen bir soru değil, cevabı zaten bilinen bir soruydu.
Sessizlik geri döndü. Tren bir tünele girdi, kompartıman karardı. Tünel kısaydı, ama o karanlıkta herkes kendi düşüncesiyle baş başa kaldı. Çıktığımızda babam konuşuyordu.
«Geçen yaz,» dedi, «Haziran sonuydu. Müfettiş geldi. Ankara'dan. Rutin teftiş dediler. Ben de öyle sandım.»
Anlatacaktı. Annem başını kaldırdı, Fırat'la Murat birbirlerine baktılar. Ben çantamdan çıkardığım danteli — yol boyunca oyalanayım diye almıştım — elimin altında tuttum, hiç başlamadım.
«Teftişin üçüncü günü, bir dosya takıldı ellerine. Küçük bir şey. Belediye ihalesi. Parke taşı döşemesi. İki yüz bin liralık iş. İhaleyi alan firma, teklifini verdikten sonra fiyatı bir kalemde otuz bin lira düşürmüş. Kimse sorgulamamış. Ben sormuştum.»
Babam konuşurken ellerine bakıyordu. Elleri yaşlıydı — kırk sekiz yaşında bir adamın elleri değil, daha yaşlı birinin elleri. Tırnak dipleri kuru, parmak eklemleri geniş.
«Meğer firma sahibi, il başkanının eniştesiymiş. İhaleyi önce başkası alsın, sonra fiyat kırdırılıp buna verilsin diye düzenlemişler. Ben itiraz edince, müfettiş dosyayı kapattı. 'Buraya kadar gelmiş, bir daha açmayalım,' dedi. Açtırmadım.»
Trenin sesi doldu içeri. Rayların üzerinde düzenli bir tıkırtı, tekerleklerin dönüşüne karışan bir uğultu. Babam devam etti.
«İki hafta sonra, kaymakamlığa yazı geldi. Benim hakkımda soruşturma açılmış. Görevi kötüye kullanma. Şikâyetçi: Aynı firma. İhaleyi usulsüz engellediğim gerekçesiyle. Anladınız mı? Ben engellemişim, onlar mağdur.»
Murat'ın yüzü kızardı. Fırat başını iki yana salladı, inanmaz gibi değil, inanmak istemez gibi. Annem pencereden dışarı bakıyordu; bu hikâyeyi daha önce duymuştu, yüzünden belliydi. Belki de defalarca.
«Soruşturma üç ay sürdü. Aklanmam iki ay. Ama mesele aklanmak değildi. Mesele, o üç ay boyunca kimsenin — tek bir amirimin, tek bir meslektaşımın — benim için tek söz söylememesiydi. Hepsi biliyordu, hepsi görmüştü. Hiçbiri konuşmadı. Konuşmadılar.»
Babamın sesi ilk kez titredi. Hemen toparladı. Ceketinin yakasını düzeltti — olmayan bir tozu silker gibi.
«Aklanma kararı çıktıktan sonra göreve döndüm. Ama her baktığım yüzde o üç ayı gördüm. Her imzaladığım evrakta o dosyayı. Çalışamazdım. Çalışmadım. Dilekçemi verdim, çıktım.»
«Peki şimdi?» dedi Murat, sesi hem öfkeli hem çaresizdi. «Ankara'da ne değişecek? Orada da aynı değil mi?»
Babam ilk kez oğluna baktı — gerçekten baktı. Murat'ın yüzünde bir şey aradı, belki de kendi gençliğini.
«Ankara'da devlete çalışmayacağım,» dedi. «Kimseye eyvallahım olmayacak. Kendi işim, kendi düzenim. Anladın mı?»
Murat anlamıştı. Hepimiz anlamıştık. Ama anlamak yetmiyordu.
Annem Ayşe'yi kucağında düzeltti. «Babanız doğru olanı yaptı,» dedi, sesi alçak ama sağlamdı. «Doğru olan her zaman kolay değildir.»
«Kolay olmadığını görüyoruz,» dedi Fırat. İlk kez konuşuyordu ve sesi Murat'ınkinden daha keskindi. «Ama kolay olmayanın doğru olduğu da kesin değil.»
Babam Fırat'a döndü. Aralarında bir şey geçti — sözsüz, kısa, ama yoğun bir şey. Fırat gözlerini kaçırmadı. Babam da kaçırmadı. Sonra babam başını salladı, yavaşça, sanki Fırat'ın sözlerini tartıyormuş gibi.
«Haklısın,» dedi. «Kolay olmayanın doğru olduğu kesin değil. Ama doğru olanın kolay olmadığı kesin.»
Bu cümle — böyle düzgün, neredeyse özdeyiş gibi — Fırat'ın sertliğini aldı. Fırat başını öne eğdi, bir şey demedi.
Tren akşama doğru Sivas'a yaklaşıyordu. Pencereden sızan ışık turuncuya çalmış, kompartımanın içinde uzun gölgeler oluşmuştu. Babamın istifası — şimdi bütün çıplaklığıyla ortadaydı — aramızda duruyordu; dokunulmuş, adı konmuş, ama hâlâ tam olarak sindirilememiş bir şey gibi. Murat'ın çenesindeki kasılma, Fırat'ın pencereden dışarı bakarken gördüğüm yüzündeki o düşünceli ifade, annemin sürekli Ayşe'yi düzelten elleri — her şey bu yeni bilginin etrafında yeniden şekilleniyordu.
Bir ara Murat koltuğunda kıpırdandı, bacak bacak üstüne attı, sonra vazgeçip kalktı. Koridora çıktı. Peşinden Fırat da kalktı. İkisini izledim — koridorda yan yana durdular, pencereden dışarı baktılar. Trenin gürültüsü konuşmalarını bastırıyordu, ama dudaklarını okuyabiliyordum. Murat bir şey söyledi, Fırat başını salladı. Sonra Fırat bir şey söyledi, Murat güldü — kısa, içten bir gülüş. Aralarındaki o rekabet, o gerilim, bir an için silindi. Kardeştiler. Başka bir şey değil.
İçeri döndüklerinde hava değişmişti. Murat babama döndü.
«Baba,» dedi, «Ankara'da her şey yoluna girecek. Göreceksin.»
Babam karşılık vermedi. Ama yüzünde bir yumuşama oldu — belli belirsiz, ama oradaydı.
Gece bastırdığında tren Anadolu'nun ortasında bir yerdeydi. Kompartımanın ışıkları loştu; annem Ayşe'yi uyutmuş, kendi de başını koltuğa yaslamıştı. Fırat'la Murat karşılıklı uyukluyorlardı. Babam hâlâ uyanıktı. Cebinden o katlanmış kâğıdı çıkardı, tekrar açtı, okudu. Bu kez katlamadı. Elinde tuttu, pencereden — camda yalnızca kendi yansımasını gördüğü halde — dışarı baktı. Sonra kâğıdı dikkatle yırttı. Ortadan ikiye, sonra tekrar. Parçaları avucunda sıktı. Kalktı, koridora çıktı. Döndüğünde eli boştu.
Bunu yalnızca ben gördüm.
Tren Ankara'ya yaklaşıyordu. Uzakta, tepenin ardında, şehrin ışıkları soluk birer nokta halinde belirmeye başlamıştı. Babam yerine oturdu, ceketinin yakasını düzeltti. Bir daha arkamıza bakmadı.