Tellura
← Retour au roman

Non disponible en Français. Affichage en Türkçe.

Varış

Chapitre 3 · 1863 mots · ~10 min de lecture

Tren Ankara garına girdiğinde saat akşam dokuzu geçiyordu. İstasyonun neon ışıkları kompartımanın camına sarı çizgiler halinde vurdu, kaydı, yeniden vurdu. Perondaki kalabalık — elinde karton parçalarıyla koşuşturan hamallar, asker yakınları, öğrenciler — tren durur durmaz kompartıman kapılarına yöneldi.

Babam ilk ayaklanan oldu. Ceketinin düğmelerini kontrol etti, valizini kavradı. Hareketleri ağırdı — uzun yolculuğun kemiklere işleyen yorgunluğu muydu, yoksa alışkanlık mı — ama bu kez yüzünde farklı bir şey vardı: yırtılmış bir kâğıdın ardından gelen bir rahatlama mı, yoksa yeni bir şehrin ağırlığı mı, kestiremedim.

Annem Ayşe'yi uyandırdı. «Kalk kızım, geldik.» Ayşe gözlerini ovuşturdu, nerede olduğunu bir an çıkaramadı. Kompartımanın loş ışığında yüzü şiş, saçları dağılmıştı. «Ankara mı?» dedi. «Ankara,» dedi annem.

Fırat'la Murat valizleri indirmek için çoktan ayaklanmışlardı. Aralarındaki o kısa kardeşlik anı — koridorda, trende paylaştıkları o beklenmedik gülüşme — hâlâ sürüyor muydu, emin değildim. Ama en azından birbirlerine çarpmadan hareket ediyorlardı, bu bile bir şeydi.

Perona adımımı attığımda Ankara'nın havası yüzüme çarptı. Trabzon'un nemli, ağır, insanın ciğerine yapışan havasından eser yoktu. Buranın havası kuru, keskin, neredeyse metalikti. Ekim ayında olmamıza rağmen içime çektiğim hava genzimi yaktı — bozkırın tozu, istasyonun isi, başka bir şey daha. Şehrin kendine has kokusu.

Gar binası devasa değildi ama düzenliydi. Taş duvarlar, yüksek tavanlar, kemerli pencereler. Bekleme salonunda tahta banklar sıralanmıştı; duvarda asılı bir Atatürk portresi, köşede bir büfe, büfenin önünde iki yaşlı adam çay içiyordu. Yerler beton, duvarlar yarıya kadar yağlı boya. Trabzon garından daha büyük, daha resmi, daha mesafeli. Başkent olduğunu hissettiren bir havası vardı — insanı kucaklayan değil, tartan bir hava.

Annem valizlere bir göz attı, kaşlarını kaldırdı. Sonra babama döndü. «Ali Rıza, taksi bulabilecek miyiz?» Babam başını salladı, «Beklesin,» dedi. Garın çıkışına doğru yürüdü. Peşinden gittik.

Dışarıda hava daha da soğumuştu. Ankara'nın ekim gecesi, Trabzon'un kasımı gibiydi. Montuma sarındım. Ayşe annemin eteğine yapışmış, uykulu gözlerle etrafa bakıyordu. Fırat'la Murat valizleri perona indirmiş, yan yana bekleşiyorlardı. Murat bir ara Fırat'ın koluna dokundu — «Şuraya bak,» dedi, eliyle gar binasının saat kulesini gösterdi. Fırat baktı, bir şey demedi. Ama aralarındaki o kısa temas, o gecenin en yumuşak anıydı.

Annem valizleri saymaya başladı. «Bir, iki, üç, dört, beş. Tamam.» Sonra bana döndü. «Nebahat, Ayşe'nin elini tut. Kaybolmasın.»

Ayşe'nin elini tuttum. Eli küçüktü, soğuktu. Uykulu gözlerle etrafına bakınıyordu — bir çocuğun yeni bir şehri ilk görüşündeki o merakla, ama aynı zamanda bir miktar korkuyla. Ankara onun için ne ifade ediyordu, bilmiyordum. Belki sadece «denizin olmadığı yer»di.

Babam gar kapısına yöneldi. Yürüyüşünde bir kararlılık vardı; yıllarca koridorlarda, makam odalarında, devlet dairelerinde yürümüş bir adamın yürüyüşü. Ama aynı zamanda — bunu sadece ben fark ediyordum — hafif bir topallama. Sol dizinden. Uzun oturmaktan mı, soğuktan mı? Ona soramazdınız. Ali Rıza Bey hastalığını belli etmezdi.

Garın önünde bir taksi durağı vardı. Sarı renkli, eski model bir araba. Şoför, elleri direksiyonda, radyoda bir şarkı. Babam adresi söyledi: «Cebeci, Yeni Mahalle, Sakarya Sokak, numara on dokuz.» Sesi, bir kaymakamın evrak okurkenki resmi tonundaydı. Şoför başını salladı, valizleri bagaja yerleştirdi.

Arabaya sığıştık. Ben, Ayşe ve annem arkada; Fırat'la Murat iki yanda, sıkış tepiş; babam önde, şoförün yanında. Araba hareket ettiğinde Ayşe camdan dışarı baktı, sonra bana döndü.

«Abla, burası neden böyle?»

«Nasıl böyle?»

«Her yer düz. Ağaç yok.»

Gerçekten de öyleydi. Ankara'nın sokakları — en azından garın çevresindekiler — geniş, düz, ağaçsızdı. Trabzon'un o sıkışık, yeşillikler içinde, denize dik inen dar sokaklarından sonra burası başka bir gezegen gibiydi. Binalar daha yeni, daha düzenliydi; ama bir o kadar da ruhsuz. Cumhuriyet'in başkenti, planlı bir şehir — planlı olmanın sıcaklıktan çaldığı bir yer.

«Bozkır,» dedim. «Sana trende anlatmıştım.»

«Ama bu kadar boş olduğunu bilmiyordum.»

Şoför dikiz aynasından bize baktı, gülümsedi. «Yeni mi geldiniz?»

«Trabzon'dan,» dedi babam. Kısa, net. Sohbeti uzatmayacak bir sesle.

«Hoş geldiniz. Ankara soğuktur, alışırsınız.»

Babam cevap vermedi. Şoför de bir daha konuşmadı.

Cebeci, Ankara'nın eski semtlerindendi. Dar sokaklar, yan yana dizilmiş apartmanlar, köşe başında bakkallar. Yeni Mahalle ise adının aksine yeni değildi — ellili yıllarda yapılmış, şimdilerde hafif yorgun görünen apartmanlarla doluydu. Sakarya Sokak iki apartman sırası arasında, hafif yokuş bir sokaktı. Şoför on dokuz numaranın önünde durdu.

Apartman beş katlıydı. Gri cepheli, demir korkuluklu, girişinde ufak bir bahçe yerine beton bir avlu. Avluda bir çamaşır ipi geriliydi, ipte iki çift çorap rüzgârda sallanıyordu. Giriş kapısının boyası yer yer kabarmış, altındaki paslı demir görünmüştü. Apartmanın isimliklerine baktım — birinci katta «Kaya», ikinci katta « boş », üçüncü katta «Özdemir», dördüncü katta «Yılmaz». Beşinci katın isimliği kopmuştu. Biz ikinci kata, o «boş» yazan daireye taşınıyorduk. Apartmanın girişinde yemek ve naftalin kokusu birbirine karışıyordu. Trabzon'daki evimizden büyüktü — orası iki katlı, müstakil, bahçeli bir evdi. Bahçede annemin ektiği güller, babamın budadığı incir ağacı, Fırat'ın bisikletini dayadığı taş duvar. Burada incir yoktu, taş duvar yoktu, bisiklet yoktu. Beton vardı.

Babam anahtarı çıkardı. Cebinde hazırdı — demek ki daha önce gelmiş, evi tutmuş, anahtarı almıştı. Bunu bize söylememişti. Kapıyı açtı, ışığı yaktı, içeri girdi. Hepimiz peşinden.

Daire ikinci kattaydı. Merdivenleri çıkarken Ayşe duvarın boyasını elledi, annem «elleme kızım» dedi. Merdiven boşluğunda yemek kokusu — komşulardan birinin akşam yemeği. Soğan, salça, belki biraz kimyon. Bir ev kokusu. Yabancı bir evin.

Dairenin kapısı açıldığında, karşımıza çıkan şey bir evden çok bir boşluktu. Odalar genişti — üç oda, bir salon — ama boş. Duvarlar çıplak, yeni badanalanmış; tavanlarda beyaz badananın izleri. Yerler parke değil, muşamba. Ama temizdi. Annem hemen mutfağa yöneldi, pencereleri kontrol etti, muslukları açtı. Hayriye Tekin bir evi değerlendirmeye mutfaktan başlardı.

«Fena değil,» dedi. «Ocak yeni sayılır. Dolaplar temiz.»

Babam salona geçti, pencereden sokağa baktı. Sırtı bize dönüktü. Omuzları, tren yolculuğunun sonunda biraz daha düşmüş gibiydi. Ama ayakta duruşu hâlâ dikti — Ali Rıza Bey'in yıkıldığını görmek için daha çok zaman geçmesi gerekecekti.

Fırat'la Murat valizleri taşıdılar. Odaları paylaşacaklardı — büyükçe bir oda, iki yatak sığabilirdi. Ayşe küçük odada kalacaktı. Annemle babamın odası salonun yanındaydı. Ben, ailenin büyük kızı, oturma odasının bir köşesine çekilecek, divanda uyuyacaktım. En azından şimdilik.

Odalara dağıldığımızda saat on bire geliyordu. Annem mutfakta bir şeyler hazırlamaya çalışıyordu — valizlerin birinden çıkan çaydanlık, bir paket bisküvi, peynir. Babam salondaki tek koltuğa oturmuştu — evdeki tek mobilya, demirbaş daireden kalan, kahverengi, kadife kaplı, eski bir koltuk. Oturuşundan, bu koltuğun artık onun koltuğu olduğunu anladım

Çay demlendi. Hepimiz salonda toplandık. Yerlerde oturduk — Fırat pencere kenarına çöktü, Murat kapının önünde ayakta durdu, ben divana iliştim. Ayşe annemin kucağında, yarı uykulu, çay içiyordu.

Babam boğazını temizledi.

Bu sesi tanırdım. Ali Rıza Bey bir şey söyleyeceği zaman — önemli bir şey — önce boğazını temizlerdi. Ev halkı susardı. Susduk.

«Ankara'da işlerimi toparlamam zaman alacak,» dedi. «Ama bir planım var. Eski bir arkadaşım — İhsan Bey — hukuk bürosunda bana bir yer ayarladı. Danışmanlık yapacağım. Devlet tecrübesi olan birine ihtiyaçları varmış.»

Annem başını salladı. Yüzünde bir rahatlama gördüm — belki de ilk kez.

«İhsan Bey kim?» diye sordu Fırat.

«Trabzon'dan. Senden büyük. Mülkiye'den sınıf arkadaşımdı. Yıllardır Ankara'da. Avukatlık bürosu var. Ben de ona yardım edeceğim.»

«Ne kadar kazanacaksın?»

Murat'tı bu. Doğrudan, lafı dolandırmadan — her zamanki gibi.

Babam bir an duraksadı. «Yeteri kadar,» dedi. «Başlangıç için yeteri kadar.»

Bu, daha fazla soru sormamamız gerektiği anlamına geliyordu. Murat anladı, sustu. Ama yüzündeki ifade — kaşlarının hafif çatılması — ikna olmadığını söylüyordu.

Fırat pencereden dışarı baktı. Ankara'nın gecesi, Trabzon'un gecesinden farklıydı. Burada sokak lambaları daha sarı, gökyüzü daha açıktı. Bulutlar yoktu. Yıldızları sayabiliyordunuz.

«Ferhunde,» dedi Fırat, durup dururken.

Adı ilk kez o an, o salonda, o çıplak duvarların arasında duyuldu. Ferhunde. Yumuşak bir ad, içinde 'h' harfiyle yabancılaşan, ağza oturmayan. Fırat söylerken sesinde bir şey vardı — sanki adı daha önce içinden defalarca tekrarlamıştı.

«Kim bu?» dedi annem.

«Ferhunde. İhsan Bey'in yanında çalışan bir sekreter varmış. Babam söyledi trende.»

Babam kaşlarını kaldırdı. «Ben söylemedim. Sana kim söyledi?»

«Sen söyledin. İhsan Bey'in bürosundan bahsederken. Orada bir sekreter var dedin. Adı Ferhunde'ymiş.»

Babam bir an düşündü. «Evet, İhsan bahsetmişti. Genç bir kız. Ankara Üniversitesi mezunu. Çalışkan, dedi.»

Fırat başını salladı, fazla bir şey söylemedi. Ama adını bir kere duymuştu. Ferhunde. O an bunun ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Trenin penceresinden dışarı bakarken hiçbir şey bilmiyorduk. Ferhunde'nin iki kardeşin arasına gireceğini, bu aileyi temellerinden sarsacağını, babamın sonunun başlangıcı olacağını — hiçbirini.

O gece yatağa girdiğimde — divanın üstüne serdiğim ince şilte, annemin valizden çıkardığı yorgan — tavanı seyrettim. Tavan beyazdı, çatlaksızdı. Trabzon'daki evin tavanı ahşaptı; kışın soğukta çatırdar, yazın sıcakta genleşirdi. Burada ses yoktu. Sadece ara sıra yoldan geçen bir arabanın lastiklerinin asfaltta çıkardığı o ıslak ses. Ve rüzgâr — bozkırın rüzgârı, apartmanın demir korkuluklarında ıslık çalıyordu.

Düşündüm. Babam artık kaymakam değildi. Yeni bir iş kuracaktı. Fırat üniversiteye devam edecekti — Ankara'da bir yere kaydolacaktı herhalde. Murat sınavı tekrar kazanmaya çalışacaktı. Ayşe okula başlayacaktı. Annem, her zamanki gibi, hepimizi bir arada tutmaya çalışacaktı. Ve ben — Nebahat, yirmi dokuz, bekar, evin kenarında duran kız — ben ne yapacaktım?

Belki bir iş bulurdum. Belki dantel örmeye devam ederdim. Belki zamanla Ankara'ya alışırdım — bozkıra, betona, rüzgâra. Belki.

Ertesi sabah uyandığımda evin içi güneşle doluydu. Ankara'nın güneşi farklıydı — Trabzon'un o bulutların arkasından cılızca sızan güneşine benzemiyordu. Burada güneş doğrudan vuruyordu; sert, tavizsiz, cömert. Pencereden baktığımda Sakarya Sokak'ı gördüm — bir adam elinde ekmek torbasıyla yürüyordu, karşı apartmanın birinci katında bir kadın cam siliyordu, sokak lambasının dibinde bir kedi uyuyordu. Sıradan bir Ankara sabahı. Ama benim için ilkti.

Annem çoktan mutfağa girmiş, kahvaltı hazırlıyordu. Çay demlenmişti — bu evde demlenen ilk çay. Ekmeği ısıtmış, peyniri tabağa koymuştu. Her zamanki gibi. Ama bu kez farklı olan bir şey vardı: Annemin yüzünde bir kararlılık gördüm. Hayriye Tekin burayı ev yapacaktı. Mutfağından başlayarak, odalara doğru, yavaş yavaş.

Babam salonda, dün geceki kahverengi koltukta oturuyor, bir kâğıda bir şeyler yazıyordu. Yanında bir zarf, içinde belgeler. Ofis planlarının ilk notları mı, yoksa İhsan Bey'le ilgili bir şey mi, bilmiyordum. Ama yazıyordu. Ve yazarken yüzü — o donuk, mesafeli yüz — bir an için canlanmıştı. Babamı en son ne zaman böyle bir şey yaparken — canlı, istekli, bir amaca yönelmiş halde — gördüğümü

Fırat'la Murat odalarından çıktıklarında aralarındaki hava yine değişmişti. Gece boyunca bir şey olmuş muydu? Yoksa sadece aynı odayı paylaşmanın getirdiği bir gerilim miydi? Fırat suratsızdı; Murat her zamankinden daha sessiz. Kahvaltıda konuşmadılar. Annem tabakları önlerine koydu, yediler, çaylarını içtiler.

Kahvaltıdan sonra babam hepimizi salona çağırdı. Eli hâlâ az önce yazdığı kâğıttaydı. Ayakta duruyordu — Ali Rıza Bey ayakta konuşmayı severdi; bu ona bir toplantı havası verirdi.

«Bugün dışarı çıkıp birkaç iş halledeceğim,» dedi. «Önce İhsan'ı ziyaret edeceğim. Sonra Fırat'ın üniversite kaydına bakacağız. Murat'la Nebahat eve göz kulak olur. Akşama dönerim.»

«Ben de gelebilir miyim?» dedi Fırat.

«Seninle zaten. Üniversite işini halletmemiz lazım.»

«İhsan Bey'le tanışmak isterim.»

Babam bir an baktı. Sonra başını salladı. «Peki.»

Böylece babamla Fırat dışarı çıktılar. Kapı kapandığında ev sessizleşti. Murat pencereye gitti, sokağı seyretmeye başladı. Annem mutfağa döndü — temizlik, yerleştirme, düzen; bitmeyecek bir savaş. Ayşe valizini açmış, içindekileri divanın üstüne dizmişti. Defterler, kalemler, bir kitap, küçük bir oyuncak ayı, deniz kabukları. Trabzon'dan getirdiği kabuklar. Onları Ankara'da ne yapacaktı? Belki de sadece yanında olmasını istemişti.

Ben divana oturdum. Ellerim boştu — ne oya ne dantel. Valizler henüz tam olarak açılmamıştı. Oturma odasının penceresinden sızan Ankara güneşi, yerdeki muşambaya beyaz bir dörtgen çiziyordu. Toz zerreleri, o ışık dörtgeninin içinde, yavaş yavaş dans ediyordu.

O an bir şey hissettim. Bir şey başlıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum, adlandıramıyordum, ama başlıyordu. Bu şehirde, bu evde, bu insanlarla — bir şey. İyi mi, kötü mü? Henüz belli değildi. Ama tren yolculuğu bitmişti. Artık Ankara'daydık. Artık başka bir hayatın içindeydik.

Pencereden dışarı baktım. Uzakta, bir tepenin ardında, şehrin geri kalanı uzanıyordu. Tozlu, gri, umut dolu. Babamın ofisi, Fırat'ın okulu, Murat'ın sınavı, Ayşe'nin okulu — hepsi bu şehrin içinde, henüz şekillenmemiş, bekliyordu. Ve Ferhunde. Henüz sadece bir isim olan o kadın. Bekliyordu.

Rüzgâr demir korkuluklarda ıslık çalmaya devam etti. Ama bu kez içimi ürpertmedi. Alışacaktım. Hepimiz alışacaktık. Başka çaremiz yoktu.

Commentaires