Tellura
← Retour au roman

Non disponible en Français. Affichage en Türkçe.

Ankara...

Chapitre 1 · 1220 mots · ~7 min de lecture

Trabzon garının bekleme salonu, ekim ortasında bile nem ve kömür kokuyordu. Annem valizleri üçüncü kez saydı — bir, iki, üç, dört, beş — sonra dönüp Ayşe'nin paltosunun düğmelerini kontrol etti. Düğmelerden biri kopmak üzereydi, annem "bunu Ankara'da dikeriz" dedi, Ayşe ses etmedi. Babam, bankta oturmuş, cebinden çıkardığı kâğıdı okuyordu. Tren saatleri mi, bilet numaraları mı, yoksa tamamen başka bir şey mi — belli değildi. O günlerde babamın cebinden ne zaman bir kâğıt çıkarsa hepimiz susardık. Alışmıştık.

Fırat, istasyon kapısının önünde sigara içiyordu. Murat hemen yanında, ellerini paltosunun ceplerine sokmuş, Fırat'ın dumanını izliyordu. İkisi de konuşmuyordu. Ama konuşmamaları, kavga etmedikleri anlamına gelmezdi. Kardeşlerim arasındaki sessizliklerin çoğu, söylenmemiş sözlerin ağırlığıyla doluydu. Fırat sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı havaya üfledi, Murat'ın yüzüne baktı, bakmadı — bu ikisi arasındaki farkı ben çoktan öğrenmiştim.

Ben, Nebahat, yirmi dokuz yaşında, ailenin en büyük kızı, ortanca valizin üstüne oturmuş, ayaklarımı uzatmıştım. Valizin derisi soğuktu. Ekim ayıydı, Trabzon'un üstüne çöken o bildik kurşuni gökyüzü, sanki bizimle birlikte Ankara'ya gelmeye hazırlanıyordu. Saçlarımı arkaya atmıştım, ensemde bir tutam kaçmıştı — annem fark etse düzelt derdi, ama o sırada Ayşe'nin düğmesiyle meşguldü.

Evden çıkarken hava daha da soğuktu. Sabahın beşinde uyanmıştık. Annem mutfakta son kahvaltıyı hazırlamıştı — son kahvaltı, çünkü o evde bir daha kahvaltı etmeyecektik. Bunu o an bilmiyorduk, ama annemin tavrında bir tuhaflık vardı. Ekmek kızartmış, çay demlemiş, peyniri tabağa her zamankinden daha özenli dizmişti. Sanki bir vedaydı. Veda olduğunu sonradan anladım.

Babam o sabah hiç konuşmadı. Çayını içti, iki yudum. Peynirden bir lokma aldı. Sonra kalktı, paltosunu giydi, kapının önünde bekledi. Hepimiz onun hazır olduğunu anladık — Ali Rıza Bey hazırsa, yola çıkma vakti gelmişti. Evin reisiydi, emekli kaymakamdı, odadaki sessizliğin sebebiydi. Ona soramazdınız: "Baba, neden gidiyoruz?" Sorarsanız cevap verirdi — "Ankara'da yeni bir hayat" gibi bir şey söylerdi — ama cevabın arkasında başka bir şey olduğunu bilirdiniz. Bilirdiniz ve susardınız.

Trenin düdüğü uzaktan duyuldu.

Hepimiz doğrulduk.

Babam ayağa kalktı, paltosunun önünü ilikledi. Hareketleri yavaştı; bir kaymakamın değil, bir yolcunun hareketleri. Annem, Ayşe'nin elini tuttu, sonra bana döndü, "Nebahat, bavullara göz kulak ol" dedi — sanki son bir saattir başka bir şey yapıyormuşum gibi. Fırat sigarasını yere attı, ayağının ucuyla ezdi. Murat onu izledi, sonra içeri girdi. Aralarında bir şey olmuştu — daha sabah kahvaltıda bile birbirlerine bakmamışlardı. Her zamanki bir şey mi, yoksa taşınmanın getirdiği yeni bir şey mi, kestiremedim.

Tren istasyona girerken, rayların üstündeki çelik gıcırtısı bütün sesleri bastırdı. Buhar, düdük, fren. İstasyon görevlisi bir şeyler bağırdı. Annem Fırat'a dönüp "Şu bavulu al" dedi, Fırat aldı. Murat boşta kaldı, ellerini ceplerine soktu, çıkardı, yeniden soktu. Her zaman böyleydi — Fırat'a bir şey söylenir, Murat kenara çekilirdi. Büyük olan oydu, ama ailede kimse ona büyük gibi davranmazdı. Belki de bu yüzden üniversite sınavını üçüncü kez kazanamamıştı. Belki de tam tersiydi.

Kompartımanımızı bulduk. Babam numaraları kontrol etti — cebinden çıkardığı kâğıda baktı, sonra kapının üstündeki pirinç levhaya. Okuma yazma bilmiyormuş gibi dikkatlice. Sonra kapıyı açtı, içeri girdi. İlk giren hep oydu; bir mekâna ilk adımı babam atardı. Pencerenin önündeki koltuğa oturdu, ceketinin düğmesini çözdü, kâğıdı katlayıp cebine koydu.

Annem valizleri yerleştirmeye başladı. Ayşe, babamın yanındaki koltuğa ilişti. Küçük valizini kendi taşımakta ısrar etmişti sabah — içinde ne olduğunu kimse bilmiyordu; belki okul kitapları, belki oyuncakları, belki de Trabzon'dan koparamadığı bir şey. Çocuklar böyleydi; büyüklerin anlamadığı şeylere tutunurlardı.

Ben kompartımanın kapısında durdum, bir an koridora baktım. İnsanlar geçiyordu — valizli, çantalı, çocuklu, yalnız. Herkes bir yere gidiyordu. Herkesin bir sebebi vardı. Bizim sebebimiz babamın cebindeki kâğıttı; katlanmış, okunmuş, kimseye gösterilmemiş.

"Nebahat, geçsene," dedi Murat arkamdan.

Çekildim. Murat girdi, Fırat girdi. Annem çoktan oturmuştu. Ben annemin yanına, yüzüm pencereye dönük. Fırat'la Murat karşılıklı, birbirlerinin dizlerine bakarak. Ayşe babamın yanında, ayaklarını sallıyor.

Tren sarsıldı.

Sonra hareket etti.

Önce ağır ağır — rayların üstünde temkinli bir yürüyüş — sonra giderek hızlanarak. İstasyonun gölgesinden çıktık, rayların kenarındaki evler, ağaçlar, beton duvarlar, sonra tarlalar. Trabzon arkamızda kalıyordu. Deniz, pencerenin sol tarafında, önce gri bir şerit, sonra gümüş bir çizgi, sonra hiç. Kaybolduğunda Ayşe döndü, "Denizi göremiyorum," dedi.

Kimse cevap vermedi.

Annem çantasından bir poşet çıkardı, içinde zeytinyağlı sarma vardı. Kabı açtı, çatalları dağıttı. Ayşe hemen bir tane aldı. Fırat bir tane aldı. Murat pencereden dışarı bakıyordu, elini uzatmadı. Ben aldım — annemin sarması gibisi yoktu. Zeytinyağı, pirinç, kuş üzümü, biraz tarçın. Trabzon'un son tadı. Yutarken boğazıma bir şey oturdu; ağlamadım. Ağlamak bana göre değildi — evin büyük kızı, herkesin bir şey beklediği abla, ağlamazdı. Ağlasa bile belli etmezdi.

Babam sarmaya bakmadı. Pencereye dönmüştü. Camın arkasından geçen tarlaları, ağaçları, telgraf direklerini izliyordu. Yüzünde, son üç aydır yerleşen o ifade vardı: bir şeyi kaybetmiş ama kaybettiğini kimseye söylememiş bir adamın ifadesi. Yanağındaki kas hafifçe seğiriyordu — sinirden mi, üzüntüden mi, sadece yaşlılıktan mı, bilmiyordum. Babamın yüzünü okumayı hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim.

Fırat'la Murat arasında bir sessizlik vardı, her zamankinden daha yoğun. Fırat sigarasını söndürmüştü ama parmakları hâlâ sigara tutar gibi duruyordu. Murat'ın ayakkabısının bağı çözüktü; ikisi de fark etmiyordu. Erkek kardeşlerim arasındaki her şey, fark edilmeyen ayrıntıların içinde saklıydı.

"Nebahat abla," dedi Ayşe, ağzının içinde sarmayla, "Ankara'da kar yağar mı?"

"Yağar," dedim.

"Deniz var mı?"

"Yok."

"Niye?"

"Deniz kenarında değil," dedim. "Ankara, Anadolu'nun ortasında. Bozkır."

Ayşe bozkırın ne olduğunu sordu. Annem "sonra anlatırım" dedi. Sonra hiç anlatmadı.

Tren sallanarak ilerliyordu. Rayların üstünde tekerleklerin çıkardığı o ritmik ses — ta-tak, ta-tak, ta-tak — kompartımanı doldurmuştu. Dışarıda manzara değişiyordu: yeşilin tonları seyreliyor, ağaçlar kısalıyor, dağlar uzaklaşıyordu. Karadeniz'in o sık, gür, neredeyse boğucu yeşili yerini daha açık renklere, daha seyrek bir dokuya bırakıyordu. İç Anadolu'nun habercisiydi bu.

Babam hâlâ pencereye bakıyordu. Cebindeki kâğıdı bir ara çıkaracak sandım, çıkarmadı. Sadece baktı. Camda kendi yansımasını görüyor muydu, yoksa ötesini mi, bilmiyordum. Ama şunu biliyordum: Ali Rıza Tekin, Trabzon'da bir şey bırakmıştı. Bıraktığı şeyin ne olduğunu henüz kimse bilmiyordu — belki annem hariç. Annemin yüzünde de tuhaf bir ifade vardı; sarma kabını kapatırken elleri hafif titriyordu. Hayriye Tekin'in elleri hiç titremedi. O gün titredi.

"Baba," dedi Fırat, ansızın.

Babam başını çevirmedi.

"Baba, Ankara'da ne kadar kalacağız?"

Babamın omuzları hafifçe yükseldi, indi. "Yerleşiyoruz," dedi. "Kalmaya gidiyoruz."

Sesi düzdü. Ne kızgın ne üzgün. Sadece düz. Ali Rıza Bey'in sesi böyle olduğunda, konuşmanın bittiğini anlardınız. Fırat da anladı. Ağzını açtı, kapadı, Murat'a baktı. Murat bu kez bakışını kaçırmadı. İkisi arasında bir şey geçti — belki bir anlaşma, belki sadece ortak bir çaresizlik. Kestiremedim.

Tren bir tünele girdi. Kompartıman karanlığa gömüldü. Birkaç saniye. Ayşe annemin koluna sarıldı. Ben pencerede kendi yansımamı gördüm — Nebahat Tekin, yirmi dokuz, bekar, ev hanımı, oya yapan, dantel ören, ailenin kenarında duran kız. Karanlıkta yüzümün hatları belirginleşti; gözaltlarımdaki çizgiler, anneminkilere benziyordu.

Tünel bitti. Işık geri geldi.

Manzara artık tamamen farklıydı. Karadeniz'in o nemli, ağır havası yerini daha kuru, daha keskin bir havaya bırakmıştı. Ağaçlar seyrekleşmiş, toprak rengi açılmıştı. Tren Anadolu'nun içlerine doğru ilerliyordu, biz de öyle.

O an, babamın bir daha asla Trabzon'u görmeyeceğini bilmiyorduk. Fırat'la Murat'ın aynı kadına âşık olacağını bilmiyorduk. Ailenin, bu tren yolculuğunda taşıdığımız valizler gibi, dikiş yerlerinden yavaş yavaş söküleceğini bilmiyorduk. Hiçbir şey bilmiyorduk. Tren bizi Ankara'ya götürüyordu, hepsi bu. Yeni bir ev, yeni bir hayat, babamın kuracağı yeni bir ofis. Annem böyle anlatmıştı. Ben de öyle inanmak istemiştim.

Ama trenin penceresinden dışarı bakarken — Karadeniz'in yeşili yerini İç Anadolu'nun bozkırına bırakmaya hazırlanırken — içimde bir şey, bunun sadece bir yolculuk olmadığını biliyordu. Bir şey bitiyordu. Ve ben, ailenin en büyük kızı, evdeki her şeyin farkında olan ama hiçbir şeyi değiştiremeyen Nebahat, penceredeki kendi yansımama baktım.

Yansımam bana bakmadı.

Annem sarma kabını çantasına koydu, çantanın fermuarını çekti. Fermuarın sesi, trenin ritmine karıştı. Babam cebindeki kâğıdı çıkardı, açtı, okudu, yeniden katladı, yeniden cebine koydu. Hepimiz sustuk.

Tren ilerlemeye devam etti.

Commentaires