Tellura
← Retour au roman

Non disponible en Français. Affichage en Türkçe.

Son Düzlük

Chapitre 8 · 1900 mots · ~10 min de lecture

İki hafta.

On dört gün. Nurhan için her biri ayrı sayılmıştı. İlk üç gün yatakta geçti — kaburga nefes alırken bile acıyordu, hapşırmak işkenceydi. Dördüncü gün ayağa kalktı, salona gitti, Krzysztof onu kapıdan çevirdi. "Sana iki hafta dedim. İki hafta. Altı gün değil." Nurhan itiraz edecek oldu, Krzysztof kapıyı yüzüne kapattı. Bu, Nurhan'ın Krzysztof'a duyduğu saygıyı hem azaltan hem artıran bir andı — nasıl oluyorsa ikisi aynı anda.

Beşinci gün evin duvarları üstüne gelmeye başladı. Stüdyo daire zaten küçüktü; şimdi hücreye dönüşmüştü. Altıncı gün YouTube'da eski maçlarını izledi. Yedinci gün izlemedi. Sekizinci gün parka gitti, bankta oturdu, güvercinlere baktı, geri döndü. Dokuzuncu gün Krzysztof'u aradı. "Bir şey yapabilir miyim? Salon dışında?" Krzysztof bir an sessiz kaldı. "Film izle. Rakip analizi yap. Otur, nefes çalış. Vücudun dinlenirken zihnin çalışsın."

Onuncu gün Nurhan Varşova Teknik'ten eski bir hocasını aradı.


Profesör Nowak, Nurhan'ın bitirme tezine danışmanlık yapmıştı. Altmışlarında, seyrek beyaz sakallı, gözlüklerinin üstünden bakan bir adamdı. Telefonda Nurhan'ın sesini duyunca şaşırdı. "Teymurxanlı? Hâlâ Polonya'da mısın?"

"Hâlâ, profesör."

"İş buldun mu?"

Nurhan duraksadı. "Henüz değil. Ama... başka bir şey için arıyorum."

Ertesi gün üniversitenin laboratuvarında buluştular. Profesör Nowak'ın yürüyen bir projesi vardı — hidrolik preslerde titreşim analizi üzerine bir çalışma. Veri toplama kısmı aksıyordu. Birinin sensörleri kalibre etmesi, ham verileri ayıklaması, raporlaması gerekiyordu. Haftada iki gün, laboratuvarda. Ücret: 400 zloti.

"Geçici bir şey," dedi Nowak. "Proje bitene kadar. Üç ay."

Nurhan'ın zihninde rakamlar döndü: 400 zloti. Lisans için gereken 250. Üyelik aidatı 150. Üstüne elektrik faturası. Ama yetiyordu. Tam tamına yetiyordu.

"Kabul," dedi.

On birinci gün sabah saat altıda kalktı, laboratuvara gitti, akşam beşe kadar sensörlerle uğraştı. Elleri yağlanmıştı, alnı terliydi, sırtı eğilmişti. Ama çıkışta cebinde ilk haftanın avansıyla yürürken, aylardır ilk kez, bir şeyi kendi başına çözdüğünü hissetti. Krzysztof'un verdiği 200 zloti minnet borcuydu. Bu 400 zloti kendi kazancıydı. Fark buydu.

On ikinci gün kaburgası ağrımadı. Nefes alırken hissettiği o bıçak gibi batma, yerini donuk bir hatıraya bırakmıştı. Krzysztof'u aradı. "Yarın geliyorum." Krzysztof kısa bir "mm" dedi, kapattı. Ama sesinde bir şey vardı — onay. Bekliyordu.

On üçüncü gün salona döndü.


Krzysztof onu kapıda karşıladı. İki haftanın ardından Nurhan'ı baştan ayağa süzdü — aynı ilk günkü gibi, değerlendiren, tartan bir bakış.

"Kilo?"

"Yetmiş bir."

İki haftada bir kilo daha vermişti. Toplamda yedi kilo. Tartıda gördüğü rakamı Krzysztof'a söylerken sesinde bir şey vardı — gurur değil, gururun daha sessiz hali: memnuniyet.

"Sparring yok," dedi Krzysztof. "Daha bir hafta. Ama onun dışında her şey."

"Anlaşıldı."

Antrenman zordu. İki haftalık ara, vücudun her yerinde hissediliyordu — ciğerlerde, bacaklarda, kollarda. Ama ilk günkü gibi değildi. O gün yabancıydı, şimdi tanıdık. İp atladı: yirmi, otuz, elli, seksen — takıldı, yeniden başladı, yüz yaptı. Gölge boksu: adımlar yerine oturuyordu, gardı kendiliğinden kapanıyordu, kombineler zihin-kas arasında o gecikme olmadan akıyordu. Ağır torba: üç round, her roundda biraz daha hızlı, biraz daha sert. Bittiğinde nefes nefeseydi, ter içindeydi, ama bir şey eksikti: o umutsuzluk. İlk günlerdeki "asla yetişemeyeceğim" duygusu, yerini "henüz yetişemedim"e bırakmıştı. İkisi aynı şey değildi.

Soyunma odasında Krzysztof yanına oturdu.

"İki hafta kaybettin."

"Biliyorum."

"Ama kaybettiğin iki haftada bir şey kazandın."

Nurhan başını kaldırdı.

"Korktun. Sakatlandın. Kenara düştün. Ve döndün." Krzysztof elindeki havluyu katladı. "Düşüp kalkmayı öğrenmeden ringe çıkan her dövüşçü, ilk yumrukta nakavt olur. Sen düştün. Kalktın. Bu, kondisyondan değerlidir."

Nurhan bir şey söylemedi. Ama Krzysztof'un ne dediğini anlamıştı. Telman'ın bir sözü geldi aklına: "Yıxılan döyüşçü deyil, qalxa bilməyən döyüşçüdü." Düşen dövüşçü değil, kalkamayan dövüşçüdür.

Krzysztof kalktı. "Yarın sabah yedide. Geç kalma."


O gece Nurhan masaya oturdu. Telefonu eline aldı. WhatsApp'ı açtı. Telman'ın mesajının üzerinden haftalar geçmişti: "Necəsən, bala?" Altında Nurhan'ın cevabı: "Yaxşıyam, müəllim. Danışarıq."

Danışmamıştı.

Parmağı ekranın üzerinde asılı kaldı. Sonra, düşünmeden, arama tuşuna bastı.

Çaldı. Üç kere. Dört. Beş. Açan olmadı. Nurhan rahatlamış mıydı, hayal kırıklığına mı uğramıştı? İkisi birden. Telefonu masaya bıraktı. Tam kalkacakken ekran aydınlandı. Görüntülü arama. Telman.

Nurhan nefesini tuttu. Açtı.

Ekranda bir yüz belirdi. Daha yaşlı. Yüzünde daha fazla çizgi, gözlerinin altında daha fazla torba, saçlarında daha fazla beyaz. Ama aynı çene. Aynı bakış. O delip geçen, hiçbir şeyi kaçırmayan bakış.

"Necəsən, bala?"

Nurhan'ın boğazı düğümlendi. Bu ses. Altı yıl sonra ilk kez canlı duyduğu bu ses. Antrenmanlarda, maçlarda, köşede "vur, vur, vur!" diye bağıran, sonra omzuna havlu atıp "yaxşı döyüşdün" diyen o ses.

"Yaxşıyam, müəllim."

Telman bir an baktı. Telefonu yaklaştırdı, Nurhan'ın yüzünü inceledi — ekranda gözleri büyüdü. "Arıqlamısan."

"Yeddi kilo."

"Döyüşə qayıdırsan?"

Nurhan yutkundu. "Hə."

Telman arkasına yaslandı. Mekânı tanıyamadı Nurhan — aynı eski salon muydu? Arka planda mavi minder, beyaz halatlar, köşede bir ağır torba. Evet. Aynı salon. Altı yıldır değişmemişti. O salonda hâlâ ter kokusu vardı, hâlâ tütsü yakılıyordu, hâlâ radyoda Azerbaycan türküleri çalıyordu. Ve orada, o salonda, bir yerlerde, on beş yaşındaki Nurhan'ın hayaleti hâlâ ip atlıyordu.

"Niyə indi?" diye sordu Telman.

Bu soruyu Krzysztof da sormuştu. Cevap hâlâ aynıydı. Ama bu sefer Telman'a söylemek, Krzysztof'a söylemekten farklıydı. Çünkü Telman, sebebin bir parçasıydı.

"Çünki... orda qalmalı deyildim. Burda da."

Telman'ın yüzü kıpırdamadı. Ama gözlerinde bir şey yumuşadı.

"Kimlə çalışırsan?"

"Polonyalı bir antrenör. Krzysztof. İyidi."

"Keçən dəfə kimlə döyüşdün?"

"On altı yaşımda. Rəşad."

Telman'ın çenesi gerildi. O maç. O soyunma odası. Altı yıldır ikisinin de aklındaydı.

"Yadındadı?" dedi Telman.

"Hər şeyi."

"Yaxşı. Unutma. Amma..." Telman öne eğildi, kameraya yaklaştı. "O döyüş sənin son döyüşün deyildi, bala. O, köhnə Nurhanın son döyüşüydü. İndi təzə Nurhan döyüşəcək."

Nurhan'ın boğazına bir şey oturdu. Yutkunamadı.

"Məğlubiyyət qorxusu?" diye sordu Telman.

"Var."

"Yaxşıdı. Qorxmayan döyüşçü təhlükəlidi — ya yalan deyir, ya da vecinə almır. İkisi də pis." Telman'ın sesi yumuşadı. "Sən vecinə alırsan. Bu yaxşıdı."

"Amma Rəşad məğlubiyyətindən sonra... mən döyüşmədim. Qaçdım."

"Qaçdın, hə. Amma qaçmaq da bir şeydi. Heç olmasa hərəkət etdin." Telman güldü — kısa, boğuk bir ses. "İndi qaçmağı dayandırmısan. Bu da bir şeydi."

Bir sessizlik oldu. İkisi de ekranda birbirine baktı. Arada 3000 kilometre, altı yıl, ve sayısız söylenmemiş söz vardı.

"Müəllim," dedi Nurhan. "Mən... üzr istəyirəm."

"Nəyə görə?"

"O vaxt. Çay evində. Sənə qarşı..."

Telman elini kaldırdı — ekranda avucunu gösterdi. "Dayan. O söhbəti eləməyək. Uşaq idin. Hamımız uşaq olmuşuq. İndi uşaq deyilsən. Bax, budu vacib olan."

Nurhan başını salladı.

"Polşa çempionatı nə vaxtdı?"

"Martda. İki ay var."

"İki ay. Azdı. Amma sən azı sevmirsən? On il əvvəl də sevmirdin. Az məşq, çox nəticə. Belə sevirdin." Telman'ın ağzında bir gülümseme kıvrıldı. "Mən səni tanıyıram, Nurhan. Sənin ən yaxşı döyüşün, vaxtın az olanda çıxır. Çünki onda fikirləşmirsən. Sadəcə vurursan."

Nurhan güldü. Altı yıldır ilk kez, Telman'ın karşısında güldü.

"Zəng elə," dedi Telman. "Çempionatdan əvvəl bir də zəng elə. Və..."

"Və?"

"Və bu dəfə uduzsan da, problem deyil. Sadəcə döyüş. Döyüşə bildiyini özünə sübut elə. Qalanı boşdu."

Ekran karardı. Nurhan telefonu elinde tuttu, bir süre ekrana baktı. Sonra kalktı. Pencereye yürüdü. Varşova'nın gecesi her zamanki gibiydi — turuncu sokak lambaları, boş kaldırımlar, uzakta Vistül'ün üzerinde sis. Ama Nurhan için farklıydı. Çünkü Telman'la konuşmuştu. Altı yılın ağırlığını, bir telefon görüşmesiyle tamamen atmak mümkün değildi. Ama hafifletmek mümkündü. Ve hafiflemişti.


Sonraki günler birbirine karıştı.

Aralık sonuydu. Varşova kar altındaydı. Praga'nın kırmızı tuğlaları beyaz bir örtünün altında kaybolmuş, sokaklar sessizleşmişti. Nurhan her sabah altıda kalkıyor, salona gidiyor, Krzysztof'la çalışıyordu. Haftada iki gün laboratuvarda Profesör Nowak'ın sensörlerini kalibre ediyor, kazandığı parayla lisans ücretini denkleştiriyordu. Akşamları eve dönüyor, yemek yiyor — tavuk, pilav, sebze, Krzysztof'un verdiği beslenme listesi — ve yığılıp kalıyordu.

Lisansa başvurdu. Federasyon ofisine gittiğinde, formu bankoya uzatırken eli titremiyordu. Memur evrakları kontrol etti, parayı aldı, kaşeyi bastı. "Onaylandı." Nurhan çıktığında dışarısı kar yağıyordu. Yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Kar taneleri yanaklarına düştü, eridi. Bir dövüşçüydü artık. Resmen. Federasyon kayıtlarında adı yazıyordu: Nurhan Teymurxanlı — Fight Club Praga — Hafif Orta Siklet.

Ocak geldi. Antrenmanlar yoğunlaştı.

Krzysztof artık günde iki antrenman yaptırıyordu: sabah kondisyon ve teknik, akşam sparring ve taktik. Nurhan'ın vücudu şikâyet etmeyi bırakmıştı — artık ağrı, varoluşun normal bir parçasıydı. Sabah uyandığında bir şeyinin ağrımaması, onu şaşırtıyordu.

Sparring başladığında ilk rakip Marek'ti — yine. Ama bu sefer farklıydı. İlk sparringdeki o çekingen, kabuğuna çekilmiş Nurhan gitmişti. Yerine, mesafeyi hesaplayan, rakibin nefesini dinleyen, açık kollayan bir dövüşçü gelmişti. Marek'le üç round çıktılar. İlkinde eşitti. İkincide Nurhan bir adım öndeydi. Üçüncüde Marek yoruldu, Nurhan yorulmadı. Krzysztof kenarda kollarını kavuşturmuş izliyordu, tek kelime etmedi. Antrenman sonunda "yarın aynı saat" dedi, hepsi bu. Ama o "hepsi bu"nun içinde ayların emeği, iki haftalık sakatlığın gölgesi, Telman'la konuşmanın hafiflettiği yük, ve Nurhan'ın her şeye rağmen burada, hâlâ burada, hâlâ dövüşüyor olması vardı.

Şubat sonunda takım arkadaşlarıyla kaynaşmıştı. Marek artık selam veriyor, bazen çay ısmarlıyordu. Dövmeli adam — adı Bartosz'du — antrenman sonrası soyunma odasında yanına oturup Polonya'da iş bulmanın zorluklarından bahsediyordu. "Hepimiz aynı gemideyiz, kardeşim. Senin diploman var, benim yok. Ama ikimiz de buradayız." Nurhan gülümsüyordu. "Burada" olmak, artık bir teselli değildi. Bir seçimdi.


Mart'ın ilk haftası, Krzysztof onu ofise çağırdı.

"Otur."

Nurhan oturdu. Krzysztof masanın üzerinden bir kâğıt aldı — turnuva programı.

"Polonya Şampiyonası. Varşova. 15-17 Mart. Sikletin: hafif orta, 71 kg. Kayıtlı on altı dövüşçü var. İlk tur 15'inde, çeyrek final 16'sında, yarı final ve final 17'sinde. Üç günde dört maç."

Nurhan programı aldı. Kâğıt hafifti. Ama anlamı ağırdı.

"On altı dövüşçüden ilk sekize girmen gerekiyor. İlk turu geçmen lazım. Sonrası... sonrası her şey olabilir."

"Rakipler?"

Krzysztof bir liste çıkardı. "İlk turdaki rakibin Tomasz Wolski. Varşova'dan. Genç, yirmi yaşında, hızlı. Solak."

Nurhan'ın zihni çalışmaya başladı. Solak rakip — gard tersliği, mesafe farkı, farklı açılar. Krzysztof'un haftalardır üzerinde durduğu şey.

"Diğerleri?"

"Önce Wolski'yi düşün. Sonrasına sonra bakarız."

Krzysztof ayağa kalktı. Pencereden dışarı baktı. Kar erimiş, Praga'nın kaldırımları çamurlu su birikintileriyle kaplanmıştı. Mart güneşi, ilk kez, sıcak yüzünü gösteriyordu.

"Bir şey söyleyeceğim," dedi. "Hoşuna gidecek mi, bilmiyorum."

Nurhan bekledi.

"Seni Polonya Şampiyonası'na hazırladım. Ama buraya gelirken ne dediğini hatırlıyor musun? 'Kazanmak istiyorum.' Hâlâ geçerli mi?"

"Geçerli."

Krzysztof döndü. "O zaman şimdiye kadar yaptığımız her şeyi unut. Bu hafta yeni bir şey başlıyor. Adı: kazanma antrenmanı. Şimdiye kadar dövüşmeyi öğrendin. Şimdi kazanmayı öğreneceksin."

Nurhan'ın gözlerinde o ateş — o YouTube videosunda gördüğü, 15 yaşındaki çocuğun gözlerindeki ateş — bir an için parladı.

"Hazır mıyım?" diye sordu.

"Bilmiyorum," dedi Krzysztof. "Ama öğrenmek için bir yol var." Masanın üzerindeki takvimi işaret etti. "On beş Mart. Ring."


Son hafta bir fırtına gibi geçti.

Krzysztof'un "kazanma antrenmanı" farklıydı. Artık kondisyon ya da teknik değil, stratejiydi. Solak rakibe karşı pozisyon. Rakibin nefesini dinleyip yorulduğu anı yakalamak. İlk roundda enerjiyi saklamak. Hakemin gözünün içine bakmak — "ben burada kazanmaya geldim" demenin sözsüz yolu.

Saatlerce video izlediler. Wolski'nin önceki maçları, hareketleri, alışkanlıkları. Sol ayağı önde, sağ eli çenesinin altında, tekme girişlerinde sol elini düşürüyor. "O an," dedi Krzysztof, "tam o an. Senin anın."

Nurhan antrenmanlarda sadece ter dökmedi; düşündü. Her komboda, her adımda, her nefeste bir satranç hamlesi vardı şimdi. Krzysztof'un dediği gibi: "Dövüş zekâ işidir. Yumruklar sadece puandır."

Maçtan iki gün önce, salondan çıkarken telefonu titredi. WhatsApp. Telman.

"Sən hazırsan. Mən bilirəm. Qorxma."

Altında bir fotoğraf: Bakü'deki eski salon, ringin köşesi, Telman'ın eli — iplerin üzerinde, açık, bekleyen bir el. Sanki "hâlâ buradayım" der gibi.

Nurhan cevap yazdı: "Sağ ol, müəllim."

Ve ekledi: "Bu dəfə qaçmayacam."


Maçtan önceki son gece, Nurhan stüdyo dairesinde yatağa oturdu. Saat on biri geçiyordu. Yarın ringe çıkacaktı. Beş yıl sonra, ilk kez.

Tavana baktı. Leke hâlâ oradaydı. Aylar önce, işsiz ve umutsuz yattığı bu yatakta, o lekeye bakarak geçirdiği geceleri hatırladı. Şimdi o leke bir haritaydı — nereden geldiğini gösteren. Bir tanıktı — her şeye rağmen burada olduğunu bilen.

Telefonunu açtı. Fotoğraflara girdi. Kendisinin on beş yaşındaki hali — Bakü finali, kollar havada. O çocuk neredeyse bir yabancıydı. Ama aynı zamanda, bu odadaki adamın ta kendisiydi.

"Yarın," dedi kendi kendine. Ses odada yankılanmadı — hâlâ küçüktü oda. Ama ses bu sefer sağlamdı. Titremiyordu.

Yatağa uzandı. Gözlerini kapattı. Uykuya dalmadan önce aklına gelen son şey, Krzysztof'un sözüydü: "Bazı dövüşler kazanmak için değildir. Bazı dövüşler, dövüştüğünü hatırlamak içindir."

Ama Nurhan kazanmak istiyordu.

Ve yarın, bunun için ringe çıkacaktı.

Commentaires