Tellura
← Retour au roman

Non disponible en Français. Affichage en Türkçe.

Bölüm 7 - Engel

Chapitre 7 · 2298 mots · ~12 min de lecture

7. Engel

Sparring sabahı uyandığında saat 05:42'ydi. Alarm çalmamıştı.

Nurhan yatakta doğruldu, çıplak ayaklarını soğuk zemine bastı. Sol kaburgalarının üstünde bir şey hissetti — ağrı değil, ağrının hayaleti. Daha sparring başlamamıştı ama vücudu biliyordu. Ringe her çıkıştan önce gelen o his: tehlikeyi önceden sezen bir hayvanın tüylerinin diken diken olması gibi.

Banyoda yüzünü yıkadı. Aynada yüzüne baktı. Son üç haftada değişmişti. Çene hattı keskinleşmiş, göz altlarındaki şişlik inmiş, omuzları dikleşmişti. Altı kilo vermişti. Ama bu sabah aynadaki adamın gözlerinde başka bir şey vardı: korku.

"Qorxursansa, yaxşıdı."

Telman'ın sesi. Ama bu sefer yeterli gelmedi.


Kahvaltı. Aynı şeyler: iki yumurta, kızarmış ekmek, kahve. Isıtıcı çalışıyordu — tamiratı hâlâ gurur kaynağıydı. Ama lokmalar boğazından zor geçti. Midesinde bir şey vardı, yemekle dolmayan bir boşluk.

Telefonunu açtı. Son mesaj Telman'dandı: "Danışmadıq hələ." Cevap vermemişti. Ne diyeceğini hâlâ bilmiyordu. Ama bugün, sparringden sonra, söyleyecek bir şeyi olacaktı. Ya iyi bir şey. Ya da...

Cümleyi zihninde tamamlamadı.

Montunu giydi. Kapıyı çekti. Merdivenlerden inerken her adımda bir mazeret üretti: "Sadece bir sparring. Antrenmanın parçası. Önemli değil." Ama bacağındaki titremeyi durduramadı.


Fight Club Praga'nın kapısına geldiğinde hava hâlâ karanlıktı. Kasım Varşova'yı iyice ısırmıştı. Vitrindeki afiş — "Polonya Kickboks Şampiyonası — 2027 Mart" — rüzgârda hafifçe kalkmıştı. Nurhan bir an durdu, afişin köşesini düzeltti, içeri girdi.

Salon sessizdi. Normal antrenman saatinden önce gelmişti — sadece Krzysztof ve sparring partneri olacaktı. Ama bir kişi daha vardı. Ringin yanında, ip atlayan bir adam. Otuzlarının başında, sırım gibi, kolları tamamen dövmeli. İpin sesi ritmik bir tıkırtıydı — tık-tık-tık-tık — hiç takılmıyordu. On beş dakika böyle atlayabilirdi, oradan belliydi.

Krzysztof köşedeki ofisinden çıktı. Her zamanki gibi gri eşofman, omzunda beyaz havlu. Ama bu sabah yüzünde o gölge-gülümseme yoktu. İş ciddiydi.

"Geldin."

"Geldim."

Krzysztof ringe doğru yürüdü, Nurhan'ı peşinden çağırdı. İp atlayan adam durdu, ipi katladı, banka bıraktı. Nurhan'a baktı — baştan ayağa, hızlı, tartan bir bakış.

"Marek," dedi Krzysztof. "Sparring partnerin. Üç yıldır dövüşüyor, geçen yıl Polonya dördüncüsü. Hafif ağır siklet."

Marek elini uzattı. Tok bir el sıkışı — kısa, kuvvetli, mesafeli.

"Duydum Azerbaycan'dan gelmişsin," dedi Marek. Lehçesi yumuşaktı, doğulu bir aksanla. "On yıl dövüşmüşsün."

"Beş yıl ara var."

"Biliyorum." Marek'in ağzının kenarında bir şey kıpırdadı — gülümseme değil, bir değerlendirme. "Bakalım beş yıl neyi silmiş."

Nurhan cevap vermedi. Cevap ringde verilirdi.

Krzysztof kuralları sıraladı: "İki dakika, üç round. Tam koruma — kask, dizlik, dirseklik. Diz ve dirsek yasak. Onun dışında her şey serbest. Ben duracağım, siz devam edeceksiniz. Soru?"

Yoktu.


Soyunma odasında ellerini sardı. Bandaj kat kat, sıkı, Telman'ın öğrettiği gibi. Parmakları titremiyordu — iyiye işaret. Ama içinde bir şey titriyordu. Derinde, kemiklerinin ardında, ulaşamadığı bir yerde.

Kaskı taktı. Çene koruması ağzında yabancı bir cisim gibi durdu. Beş yıl önce taktığı son kasktan sonra ilk kez.

Aynaya baktı. Koruma ekipmanıyla, ring ışığının altında, bir dövüşçü gibi görünüyordu. Neredeyse.

Ringin iplerini araladı, içeri adım attı. Mavi minder ayaklarının altında tanıdık bir esneklikle yaylandı. Köşeye yürüdü. Halatlara yaslandı. Marek karşı köşedeydi, kaskını yeni takmıştı, boynunu iki yana çeviriyordu. Omuzları genişti. Boynu kalındı. Üç yıl ara vermemiş bir vücuttu bu.

Krzysztof ringin ortasında durdu.

"Hazır mısınız?"

Nurhan başını salladı. Marek de.

"Başla."


İlk on saniye, her sparringin o tuhaf dansıydı. İki dövüşçü, birbirini tartarak, mesafeyi ölçerek, yumruklar havada, ayaklar hareketli.

Marek ilk vuran oldu.

Sol direkt. Nurhan blokladı — kolları kalktı, yumruk eldivene çarptı. Ama çarpma anında bir şey fark etti: Marek'in yumrukları ağırdı. Antrenman torbası gibi değil, gerçek bir yumruk. Kemikli, sert, niyetli.

Sağ kroşe geldi. Nurhan sağa kaydı, yumruğu boşluğa düştü. Kendi sol direktini çıkardı — Marek'in gardına takıldı.

Hareket ettiler. İleri, geri, sağa. Nurhan'ın nefesi düzenliydi. Ayakları yere sağlam basıyordu. Üç haftalık kondisyon çalışması işe yaramıştı. Ama bir şey eksikti: hız. Marek ondan en az iki kat hızlıydı.

Bir kombine: Marek'ten iki direkt, bir kroşe, sol tekme. Nurhan ilk ikisini blokladı, üçüncüyü eğilerek geçirdi, tekme kaburgalarının üstünden ıslıkla geçti. Ama pozisyonu açılmıştı. Marek içeri daldı. İki vuruş — karaciğere, omuza. Acımadı. Ama Nurhan'ın dengesi bozuldu. Adımları birbirine dolandı. Düşmedi, iplere tutundu.

"Devam," dedi Krzysztof.

Nurhan toparlandı. Nefes al. Nefes ver. Gardını kaldırdı.

Bir şey denemesi gerekiyordu. Sadece savunma olmazdı. Kendi kombosunu çıkardı: sol direkt, sağ kroşe... yavaştı. Marek iki yumruğu da okudu, blokladı. Nurhan sol tekme denedi. Ayağı kalktı, dönüş başladı, ama tam ortada bir an — o an — zihni ve vücudu arasındaki o lanetli gecikme. Tekme yarım saniye geç çıktı. Marek tekmesini kolayca yakaladı, çekti.

Nurhan sırtüstü mindere düştü.

Tavanı gördü. Floresan lambaların soğuk beyazlığı. Sonra Marek'in kaskının silüeti, üstüne eğilmiş.

"İyi misin?"

Kalktı. Başını salladı. Bir şey demedi. Utanç — o eski, bildik utanç — boğazına oturdu.

Round bitti.


Köşesinde oturdu. Krzysztof su şişesini uzattı, Nurhan bir yudum aldı, tükürdü. Nefes nefeseydi. Kalbi deli gibi atıyordu. Ama ciğerleri — şaşırtıcı şekilde — dayanıyordu. En azından kondisyon toparlamıştı.

"İyi değil," dedi Krzysztof, alçak sesle. "Ama kötü de değil. İlk sparring için normal. Savunman fena değil. Ama hücum... düşünüyorsun. Düşündüğün her an geç kalıyorsun."

"Düşünmemeye çalışıyorum."

"Çalışma. Yap."

İkinci round için zil çaldı — Krzysztof'un düdüğü.

Bu sefer Marek farklı başladı. Daha agresif. Belli ki ilk roundda tartmış, şimdi gerçekten sparring yapmaya karar vermişti.

Jab. Jab. Kroşe. Nurhan gardının arkasına saklandı, yumruklar eldivenlerinde patladı. Her darbede kolları sarsılıyordu. Marek'in gücü yorulmadığı gibi artıyordu.

"Çık," dedi Krzysztof. "Köşeye sıkışma. Açı değiştir."

Nurhan sola kaydı, Marek'in etrafında döndü. Ama Marek dönüşü kesti. Sol tekme — Nurhan blokladı. Sağ kroşe — eğildi. Ama eğilirken dengesi ileri kaydı, başı öne düştü. Marek bunu gördü. Ve diz...

Hayır. Diz yoktu. Kuraldı.

Ama Marek'in sağ kroşesi, Nurhan'ın eğilmesiyle tam karaciğer hizasına geldi.

Tok.

Ses minderde yankılandı. Nurhan'ın nefesi kesildi. Gözleri karardı — bir an, sadece bir an. Elleri otomatik olarak karnına gitti, gardı tamamen düştü. Dizlerinin üstüne çöktü.

"Dur!"

Krzysztof araya girdi. Marek geri çekildi, ellerini indirdi. Nurhan minderde diz çökmüş, nefes almaya çalışıyordu. Diyaframı spazmdaydı. Hava gırtlağından öteye gitmiyordu.

On saniye. Yirmi. Otuz.

Nefes geri geldi. Kesik kesik, ağrılı.

"Kalkabilir misin?"

Kalktı. Krzysztof gözlerinin içine baktı. "Devam edecek misin?"

Nurhan Marek'e baktı. Marek ona bakmadı — eldivenlerini düzeltiyordu, sıkılmış gibiydi. Bu, darbeden daha çok acıttı.

"Edeceğim."


Üçüncü round başladığında Nurhan'ın karnında bir morluk büyüyordu. Hissediyordu.

Ama bu sefer bir şey değişti. Belki öfkeydi. Belki utançtı. Belki de zihni nihayet susmuştu. Sol direkt — çıktı. Hızlı. Marek'in eldivenine değil, alnına. Sağ kroşe — çıktı. Marek'in gardını yardı, omzuna oturdu. Sol tekme — bu sefer geç kalmadı. Tam kaburgalara.

Marek'in yüzünde bir şaşkınlık belirdi. Sadece bir an. Sonra kayboldu.

Ama o an yetti.

Nurhan bastırdı. İki kombine, bir low kick, bir direkt. Hepsi isabetli. Hepsi niyetli. Marek savunmaya çekildi, köşeye doğru sürüklendi. Nurhan bir an — sadece bir an — on beş yaşındaki çocuğu gördü ringin karşı tarafında. O ateş, o kesinlik. Geri gelmişti.

Sonra Marek toparlandı.

İki saniye içinde. Profesyonel refleks. Sol taraftan çıktı, Nurhan'ın gardını açtı, ve — son yumruk.

Sağ direkt. Tam göğüs kafesine.

Ama bu sefer farklıydı. Yumruk göğsün ortasına değil, sol alt kaburgaya oturdu. Ve bir şey kırıldı.

Hayır, kırılmadı. Ama öyle hissettirdi.

Nurhan'ın vücudunda bir elektrik çarpması — sıcak, keskin, nefes kesici. Sol tarafı tutuştu. Kolu düştü. Gardı yok oldu. Ve bu sefer düşmedi, sadece iplere yaslandı, ağzından bir inleme çıktı.

"DUR!"

Krzysztof'un sesi bu sefer daha sertti. Marek anında geri çekildi. Nurhan iplere tutunmuş, nefes almaya çalışıyordu. Ama nefes gelmiyordu. Her nefeste sol kaburgasına sıcak bir bıçak saplanıyordu.

"Soyunma odası. Şimdi."


Bankta oturuyordu. Üstünü çıkarmıştı. Sol kaburgalarının altında, derinin hemen üstünde, kırmızı bir leke büyüyordu. Mor değil henüz, ama olacaktı.

Krzysztof içeri girdi, elinde bir buz torbasıyla. Uzattı. Nurhan kaburgalarına bastırdı.

"Çatlak mı?"

"Doktora gitmeden bilinmez."

"Tecrüben ne diyor?"

Krzysztof bir an duraksadı. Sonra: "Çatlak olabilir. Derin zedelenme de olabilir. İkisi de kötü."

Nurhan buz torbasını kaburgalarına bastırdı. Soğuk, birkaç saniyeliğine ağrıyı uyuşturdu.

"Ne kadar?"

"Çatlaksa dört-altı hafta. Zedelenmeyse iki-üç."

Nurhan'ın hesabı hızlıydı: şampiyonaya dört ay vardı. Altı hafta kaybederse, iki buçuk ayı kalırdı. Yetmezdi. İki hafta kaybederse, üç ayı kalırdı. Zordu ama mümkündü.

"Doktora gideceksin," dedi Krzysztof. "Yarın. Ertesi gün değil. Yarın."

"Peki."

Krzysztof kapıya yürüdü, durdu. Arkası dönüktü.

"Bir şey söyleyeceğim. Hoşuna gitmeyebilir."

Nurhan bekledi.

"Üçüncü round başında, o iki dakika, iyiydin. Bayağı iyiydin. On yıl dövüşmüş biri gibi dövüştün." Krzysztof döndü. "Ama sonra düştün. Ve düşme sebebin o yumruk değildi."

"Neydi?"

"Vücudun pes etti. Yumruktan önce. Üçüncü roundun ortasında, bir an, gardını düşürdün. Sadece bir an. Ama Marek onu gördü. Herkes görür. O bir anlık tereddüt, o şüphe — işte seni yıkan oydu."

Nurhan cevap vermedi. Çünkü doğruydu. Üçüncü roundun ortasında, içinden bir ses "yapamayacaksın" demişti. Tam o anda gardı düşmüştü.

"Beş yıl önce bırakmışsın," diye devam etti Krzysztof. "Bırakma sebebini bilmiyorum. Ama bir şey bildiğimi sanıyorum: seni ringden uzaklaştıran şey, fiziksel bir şey değildi. Kafandaydı. Ve hâlâ orada."

Sessizlik.

"Yarın doktora git. Sonra gel. Konuşuruz."

Gitti.


Eve dönüş. Kasım soğuğu, Praga'nın kırmızı tuğlaları, Vistül'den esen rüzgâr. Her şey aynıydı. Ama Nurhan her adımda farklı hissediyordu. Sol kaburgasındaki ağrı, derinde, zonklayan, hatırlatan bir şeydi. Ama asıl ağrı başka yerdeydi.

Krzysztof haklı mıydı?

Ringden uzaklaştıran şey hâlâ kafasındaysa, bunca antrenman, bunca ter, bunca acı ne işe yarardı?

Merdivenleri çıkarken durdu. Nefeslendi. Apartmanın loş boşluğunda, duvara yaslanmış, buz torbasını kaburgalarına bastırmış, Varşova'da işsiz, sakat, yalnız bir adam.

Ne yapıyorum?

Bu soruyu son dört haftadır hiç sormamıştı. Antrenmanlar, kilo verme, Krzysztof'un temposu — hepsi bir meşgale olmuştu. Ama şimdi, vücudu onu yarı yolda bıraktığında, soru geri gelmişti.

Ne yapıyorum ben?

Kapıyı açtı. İçeri girdi. Ayakkabılarını çıkarmadı. Doğrudan yatağa uzandı. Tavana baktı. Leke hâlâ oradaydı. O lanet olası leke. İlk gün bir haritaydı. Sonra bir tanık oldu. Şimdi neydi?

Bir alay konusuydu.

Buradayım, diyordu leke. Sen hâlâ buradasın. Hiçbir şey değişmedi.


Telefonu çıkardı. Telman'ın mesajı: "Danışmadıq hələ."

Cevap yazmaya başladı. "Müəllim, zəhmət olmasa..." Sildi. "Bu gün sparringdə..." Sildi. "Yenə məğlub oldum." Sildi.

Ne söyleyecekti ki? On altı yaşında ringde kaybetmişti. Beş yıl sonra, antrenman ringinde bile kaybediyordu. Arada ne değişmişti?

Hiçbir şey.

Telefonu masaya, ekranı alta gelecek şekilde bıraktı.


Bir saat öylece yattı. Uyumadı. Düşündü.

On altı yaşındaki son maç. Rəşad'a kaybediş. O gün de aynı şey olmuştu: ringe çıkmıştı, iyi başlamıştı, sonra bir an — bir anlık tereddüt — ve her şey dağılmıştı. Sonra çay bahçesindeki kavga. Sonra sporu bırakış. Hepsi aynı şeyin tezahürüydü. Ne olduğunu hâlâ bilmiyordu. Ama oradaydı. Beş yıldır oradaydı. Ve bu sabah, ringde, Marek'in karşısında, yine oradaydı.

Krzysztof'un dediği gibi: hâlâ kafandaydı.

Ama Krzysztof'un bilmediği bir şey vardı. Nurhan beş yıl önce sporu bırakırken kendi kendine bir söz vermişti: bir daha ringe çıkmayacaktı. Çünkü ring, onu en kötü haline getiren yerdi. Kontrolsüz, öfkeli, korkmuş.

Şimdi o sözü bozmuştu. Ringe geri dönmüştü. Ve bugün, sparringde, o eski halinden bir iz görmemişti. Öfke yoktu, kontrolsüzlük yoktu. Sadece korku vardı. Ve korku... korkuyla baş edilirdi.

"Qorxursansa, yaxşıdı. Qorxmaq deməli, vecinədi."

Telman'ın sesi bu sefer daha netti. Daha yakındı.

Nurhan kalktı. Buz torbasını mutfağa, buzluk kısmına koydu. Pencereden dışarı baktı. Varşova gecesi, sokak lambalarının turuncu halesi, uzakta bir ambulans sireni. Sıradan bir gece. Ama içinde bir şey yer değiştirmişti.

Korku oradaydı. Ama bu sefer onu durdurmuyordu. Daha önce de korkmuştu. On beş yaşında, Gürcistanlı rakibin karşısında. On dört yaşında, ilk uluslararası maçında. Hep korkmuştu. Ve hep dövüşmüştü.

Bugün neden farklı olsundu?


Sabah erkenden uyandı. Telefonunda bir mesaj: Krzysztof. "Doktor randevusu: 10:30, Marszałkowska 84. Geç kalma."

Krzysztof onun için doktor randevusu bile ayarlamıştı. Nurhan bir an gülümsedi — ağrıyan kaburgalarına rağmen.

Doktor, Varşova'nın merkezinde bir spor kliniğiydi. Orta yaşlı, gözlüklü bir Leh adam — Dr. Wojciech Kowalski — Nurhan'ın kaburgalarını muayene etti, röntgen istedi, filmleri inceledi.

"Çatlak yok," dedi. "Derin zedelenme. İnterkostal kaslarda ciddi bir travma. Ama kemik sağlam."

Nurhan'ın nefes aldığını duydu doktor. Gerçekten nefes aldığını.

"Ne kadar?"

"Tam iyileşme iki hafta. Ama bir hafta sonra hafif antrenmana başlayabilirsin. Temas olmadan."

"Koşu? İp?"

"İp olabilir. Koşu olabilir. Ama torba yok, sparring yok. Ve ağrıyı dinle. Ağrı derse dur."

Nurhan başını salladı. İki hafta. Dört-altı değil, iki. Şampiyonaya üç buçuk ayı kalırdı. Azdı. Ama yeterliydi.


Klinikten çıktığında güneş Varşova'yı dövüyordu — kasımın ortasında alçak, soluk bir güneş. Ama güneşti. Nurhan telefonunu çıkardı, Krzysztof'u aradı.

"İki hafta."

"Kemik?"

"Sağlam. Derin zedelenme."

Telefonda bir sessizlik. Sonra Krzysztof'un sesi: "İyi. Bir hafta dinlen. İkinci hafta gel. Temas olmadan. Sonra devam."

"Tamam."

"Ve Nurhan?"

"Efendim?"

"O bir anlık tereddüt hakkında düşündün mü?"

Düşünmüştü. Bütün gece düşünmüştü.

"Evet."

"Ne buldun?"

Nurhan bir an duraksadı. Kelimeleri seçmeye çalıştı. Sonra vazgeçti.

"Bulduğumu sanmıyorum. Ama aramaya devam ediyorum."

Telefonda bir nefes sesi. Krzysztof gülümsüyor muydu? Olabilirdi.

"O zaman iki hafta sonra görüşürüz."


Eve dönerken fırının önünden geçti. Vitrine baktı. Bu sefer ekmeğe değil, camdaki yansımasına baktı. Sakat, parasız, belirsiz. Ama bir şey vardı yansımanın gözlerinde. Dün olmayan bir şey.

Kararlılık mıydı? İnat mıydı? Yoksa sadece, her şeye rağmen, burada olmanın verdiği o sessiz güç müydü?

Bilmiyordu.

Ama biliyordu ki yarın sabah erkenden kalkacaktı. Isıtıcı çalışacaktı. Kahve yapacaktı. Ve sonra, kaburgası ağrısa da, sokağa çıkacaktı. Koşmayacaktı belki. Ama yürüyecekti. Ve bir hafta sonra salona dönecekti. Ve iki hafta sonra, temas olmasa da, çalışacaktı. Ve üç ay sonra...

Üç ay sonra ringde olacaktı.

Çünkü başka seçeneği yoktu. Değil mi? Hayır. Başka seçeneği vardı. Her zaman vardı: iş bulup, mühendis olup, sıradan bir hayat yaşayıp, ringi unutmak. Bu da bir seçenekti. Ama o seçeneği beş yıl denemişti. Ve çalışmamıştı.

Şimdi tek seçenek ringdi.


Apartmanın merdivenlerinde posta kutusunu açtı. Elektrik faturası. Ve bir mektup daha — Polonya Kickboks Federasyonu'ndan. Lisans başvurusu için hatırlatma.

Son başvuru: 15 Aralık.

Beş hafta vardı. Ve 250 zloti eksikti.

Nurhan mektubu katladı, cebine koydu. Bunu da düşünecekti. Ama bugün değil.

Yatağa uzandı. Tavana baktı. Leke hâlâ oradaydı.

"İki hafta," dedi yüksek sesle. Ses odada küçüktü, duvarlara çarpıp dağıldı. Ama yeterliydi. Çünkü söylenmesi gereken buydu: iki hafta.

Ve iki hafta sonra, ne olursa olsun, geri dönecekti.

Gözlerini kapadı. Uykuya dalmadan önceki son düşüncesi, sparring değildi. Kaburgası değildi. Para değildi. Son düşüncesi Telman'ın mesajıydı. "Danışmadıq hələ."

Yarın arardı. Gerçekten arardı. Ve ona her şeyi anlatırdı: sporu bırakışını, Varşova'yı, işsizliği, dönüş kararını. Ve sparringi. Ve kaburgayı.

Ve sorardı: "Müəllim, qorxuram. Amma bu dəfə döyüşəcəm. Düz edirəm?"

Telman'ın ne cevap vereceğini biliyordu. Çünkü Telman aynı şeyi her zaman söylerdi. O söz, on altı yaşında duyduğu, beş yıl unuttuğu, Varşova'da bir park bankında yeniden hatırladığı o söz:

"Qorxursansa, yaxşıdı. Qorxmaq deməli, vecinədi."

Gözlerini kapadı.

İki hafta sonra dönüyordu. Ve bu sefer, tereddüdü ringin dışında bırakacaktı.

Commentaires