Tellura
← Retour au roman

Non disponible en Français. Affichage en Türkçe.

Bölüm 6: 67

Chapitre 6 · 1777 mots · ~9 min de lecture

Dördüncü haftanın sonunda Nurhan tartıya çıktığında ibre 72'yi gösteriyordu.

Altı kilo. Dört haftada altı kilo vermişti. Matematik basitti: haftada bir buçuk kilo. Ama matematiğin anlatmadığı şey, o altı kilonun her gramının nasıl gittiğiydi. Sabah aç karnına koşular. Öğlen torbasında üç round, pad'de beş round. Akşam ip atlama — artık beş yüzü geçiyordu, takılmadan. Ve her antrenman sonrası soyunma odasında banka çöküp gözlerini kapatmak. Nefes al. Nefes ver. Kalk. Devam.

Krzysztof onu her gün biraz daha zorluyordu. "Daha hızlı," "Daha sert," "Nefesini tutma," "Çeneni indir," "Yine," "Yine," "Yine." Ama bağırmıyordu. Telman gibi değildi. Telman bağırır, sonra kolunu omzuna atardı. Krzysztof sadece söylüyor, sonra arkasını dönüp gidiyordu. Takdir yoktu, azar yoktu. Sadece beklenti. Ve beklenti, bazen takdirden de azardan da ağırdı. Çünkü boşluğu senin doldurman gerekiyordu.

Bugün de öyle oldu. Pad çalışmasının son roundunda Krzysztof elleri indirdi, başını salladı.

"Yeter."

Nurhan nefes nefeseydi. Elleri dizlerinde, ter burun ucundan mindere damlıyordu.

"Yarın sparring."

Nurhan başını kaldırdı. "Sparring mi?"

"Evet. Rakibin var. Wojtek. Hafif ağır sıklet. Senden büyük. Seni dener."

"Ben hazır mıyım?"

Krzysztof havluyu omzuna attı. O gölge-gülümseme. "Hazır olup olmadığını yarın öğreniriz."

Gitti.

Nurhan soyunma odasına yürüdü. Sparring. Beş yıl sonra ilk kez bir rakiple karşı karşıya. Gerçek bir insan. Torba değil, pad değil, ayna değil. Kanı, kemiği, yumruğu olan biri.

Bankta oturdu, ellerini çözmeye başladı. Bandajlar terden ıslanmıştı, parmaklarına yapışmıştı. Çözerken elleri titriyordu — yorgunluktan mı, yoksa...

Telefonu titredi.

WhatsApp. Telman müəllim.

Üç kelime:

"Necəsən, bala? Danışmadın."


Nurhan telefonu elinde tarttı. Mesajın üstünde tarih: 14 Kasım 2026. Telman'a "Danışarıq" yazalı bir ayı geçmişti. Cevap gelmemişti — gelmez sanmıştı. Ama Telman böyleydi. Acele etmezdi. Beklerdi. Sonra tam unuttuğun anda, tam başka bir şeyin ortasında, mesaj atardı.

Ve şimdi, sparring öncesi gece, Telman'ın mesajı gelmişti.

Nurhan gözlerini kapadı. Soyunma odasının floresan ışığı göz kapaklarının ardında turuncuya döndü. Ve orada, o turuncu karanlıkta, bir şey canlandı.


Beş yıl önce. Bakü. Yaz.


Salon ter kokuyordu. Ama bu Varşova'daki gibi bir ter kokusu değildi — bildik, neredeyse ev gibi bir kokuydu. Halı tozu, tebeşir, ter ve Telman'ın antrenman öncesi yaktığı tütsü. O kokular birbirine girer, Nurhan'ın zihninde tek bir şey olurdu: ev.

On altı yaşındaydı. Ama on altı, kâğıtta yazdığı gibi değildi. Aynada gördüğü çocuk, bir yıl önce gördüğü çocuk değildi. Büyümüştü. Sadece boyu değil — 1.78 olmuştu — her şeyi. Omuzları genişlemiş, çenesi sertleşmiş, sesi kalınlaşmıştı. Ama asıl değişim tartıdaydı.

On beş yaşında 63 kiloydu. Hafif sıklet. Hızlı, çevik, rakibin etrafında arı gibi dönen bir çocuk. Şimdi 82'ydi. On dokuz kilo. Bir yılda on dokuz kilo almıştı ve bunun kaçı kas, kaçı yağdı — bilmiyordu. Tartıya çıkıp bakmıyordu. Antrenmanlara gidiyordu, evet, ama eskisi gibi değil. Okul vardı. Sınavlar vardı. Arkadaşlar vardı. Ve en kötüsü: iştah vardı.

O yaz, Bakü'deki evlerinin mutfağında geçen akşamları hatırlıyordu. Annesi işten geç gelir, babası hiç gelmezdi — ikinci işi vardı. Nurhan kendine yemek yapardı. Pilav, et, ekmek, çay. Sonra biraz daha ekmek. Sonra televizyon karşısında tatlı. Kilo aldığını biliyordu, evet, ama bilmek yetmiyordu. Bilmek, durdurmak değildi.

Telman uyarmıştı. "Nurhan, çox yeyirsən. Bədənin ağırlaşır. Ringdə hiss olunur."

"Hiss olunmur, müəllim."

"Hiss olunur. Sən hiss etmirsən."

Ama Nurhan hissetmiyordu. Çünkü hâlâ kazanıyordu. Kilo alsa da, yavaşlasa da, rakipleri hâlâ dökülüyordu. Nasıl olsa kazanıyordu. Ta ki Bakü Gençler Turnuvası'na kadar.


Turnuvadan bir hafta önce tartıya çıktı. 82.4 kilo.

Telman elindeki kalemi bıraktı. Başını kaldırmadı. "Sən hansı sıklətdə döyüşəcəksən?"

"Hafif ağır."

"Hafif ağır neçədir?"

"75-81."

Telman nihayet başını kaldırdı. Gözleri Nurhan'ınkini buldu. O gözlerde kızgınlık yoktu. Daha kötüsü vardı: hayal kırıklığı.

"Sən 81-in üstündəsən, bala. Bir həftədə ən azı üç kilo verməlisən."

"Verərəm."

"Verməmisən. İki aydı deyirəm, verməmisən."

Nurhan bir şey demedi. Çünkü doğruydu.

O hafta üç kilo vermeye çalıştı. Az yedi, çok koştu, saunaya girdi. Ama terazi 79.8'de takılı kaldı. İki kilo. Sadece iki kilo verebilmişti. Turnuva sabahı tartıda 80.2 yazıyordu. Rakibi — Sumgayıt'tan bir çocuk — 74 kiloydu. Aralarında altı kilo vardı. Ringde altı kilo, bir yüktü. Yumruklarda altı kilo, bir çekiçti. Ayaklarda altı kilo, prangaydı.


Final maçı.

Salon, Bakü Spor Kompleksi'nin küçük salonuydu. Tribünlerde yüz, yüz elli kişi vardı. Annesi yoktu — işten izin alamamıştı. Babası yoktu — her zamanki gibi. Ama Telman oradaydı. Köşede, her zamanki beyaz gömleğiyle, kollarını kavuşturmuş, bekliyordu.

Nurhan ringe çıktığında bacakları ağır hissetti. Isınma yapmıştı, zıplamıştı, ama vücudu bir türlü açılmıyordu. Sanki üstünde görünmez bir katman vardı — yağ mıydı, yorgunluk muydu, yoksa başka bir şey mi? Bilmiyordu.

Rakip ringin diğer köşesindeydi. Sumgayıt'tan Rəşad. 74 kilo, uzun boylu, ince yapılı. Nurhan'dan en az on santim uzundu. Ama Nurhan onu daha önce yenmişti — geçen yıl, Bakü bölge turnuvasında, üçüncü rauntta nakavt. O zaman Nurhan 66 kiloydu, Rəşad 68. Şimdi Nurhan 80, Rəşad 74'tü. Ama aradaki fark, sadece kilo değildi. Nurhan yavaşlamıştı. Rəşad ise bir yılda fırlamıştı — kondisyonu, hızı, ayak oyunu. Her şeyi.

Hakem elini kaldırdı. Düdük.

Dövüş başladı.


İlk raunt Nurhan'ındı. Hâlâ o eski Nurhan'ın kalıntıları vardı: sağ kroşesi sertti, sol tekmeyi iyi çıkarıyordu. Rəşad'ı birkaç kere köşeye sıkıştırdı, vücuda saydırdı. Ama her kaçışta, her geri çekilişte Rəşad daha hızlı toparlanıyordu. Nurhan ise toparlanamıyordu. Birinci raunt bittiğinde nefes nefeseydi. Kalbi deli gibi atıyordu. Bacakları...

Bacakları ikinci rauntta teslim bayrağını çekti.

Önce hafif bir yanma. Sonra ağırlaşma. Sonra uyuşma. Nurhan hareket etmek istiyor, ayakları etmiyordu. Sağa kay dedi, vücudu geç kaldı. Sol tekme dedi, dengesi bozuldu. Rəşad bunu gördü. Mesafeyi korumaya başladı, Nurhan'ın üstüne gelmesini bekledi, sonra seri yumruklarla çıkıp geri kaçtı. Puan topluyordu. Nurhan'ın her ağır adımı, her geç kalan gardı, her nefes alışı — Rəşad için puandı.

Üçüncü rauntta Nurhan bir an yakaladı. Sağ kroşe, Rəşad'ın gardını deldi, çenesine değdi. Rəşad sendeledi. Seyirciler ayağa kalktı. Telman bir şey bağırdı — "Bitir!" Ama Nurhan bitiremedi. Çünkü peşinden gidecek hali yoktu. O altı kilo, o fazlalık, ayak bileklerine yapışmış, onu mindere çiviliyordu. Rəşad toparlandı, geri çekildi, raunt bitti.

Ve karar.

Hakemlerin puan kartları toplandı. Ring spikeri elinde mikrofonla ortaya yürüdü. Nurhan köşede duruyordu, elleri iplerin üstünde, nefes nefese. Telman yanında değildi — Telman hâlâ köşedeki taburesinde oturuyordu, elleri dizlerinde, başı öne eğik.

Spiker anons etti: "Üç hakemin ikisinin kararıyla... kazanan... Rəşad Məmmədov!"

Nurhan'ın elleri iplerden kaydı.

Gümüş madalya.

İkincilik.

Kaybetti.


Soyunma odasında kimse yoktu. Rəşad'ın takımı kutlama yapıyordu, sesleri koridordan geliyordu. Nurhan bankta oturmuş, ellerini çözmemiş, sadece önüne bakıyordu.

Telman içeri girdi. Kapıyı kapattı. Bir süre konuşmadı.

"Qorxdun?"

Nurhan başını kaldırdı. "Yox, müəllim."

"Bacarmadın."

"..."

"Kilo səni məhv elədi. Sənə iki ay dedim. Eşitmədin."

Nurhan'ın gözleri yandı. Ağlamak istiyordu. Ama ağlamadı. On altı yaşında, final kaybetmiş bir çocuk için ağlamamak, ağlamaktan daha zordu. Ve daha yanlıştı. Ağlamak, acıyı dışarı atardı. Ağlamamak, onu içine gömdü.

"Bir daha belə çıxma," dedi Telman. "Ya çıxma."

Döndü, gitti. Kapıyı açık bıraktı.

Nurhan bankta kaldı. Ellerini çözdü — bu sefer Telman'ın elleri yoktu. Bandajı kendi çözdü. Parmak eklemleri şişmişti, ağrıyordu. Ama asıl ağrı başka yerdeydi.

O gece eve yürürken Bakü sokaklarında bir şey kırıldı. Ne olduğunu tam bilmiyordu. Ama bir şey kırılmıştı ve eski haline dönmeyecekti.


İki hafta sonra kavga oldu.

Nurhan o günü net hatırlamıyordu. Parçalar halindeydi. Bir çay bahçesi. Yaz akşamı. Arkadaşlarla oturmuş, nargile içiyorlar, turnuvayı konuşuyorlardı. Sonra yan masadan biri laf attı. Rəşad'ın kuzeniymiş — sonradan öğrendi.

"Nurhan, səni kökəlmiş, döyüşdə də uduzmuşdun, hə?"

Gülüştüler.

Nurhan duymadı. Ya da duydu, tepki vermedi.

"Bəlkə də pəhləvan olacaqsan, hə? Güləşə keç, orda köklərə iş var."

Daha çok gülüştüler.

Nurhan'ın içinde, o gece Bakü sokaklarında kırılan şeyin yerinde, sıcak bir şey kabardı. Sonra her şey hızlı oldu. Masa devrildi. Çay bardakları kırıldı. Biri bağırdı. Nurhan kendini ayakta buldu, elleri yumruk olmuştu — ama bu sefer eldiven yoktu. Çıplak yumruk. Ve karşısındaki ringdeki rakip değil, sokaktaki bir adamdı.

Üç yumruk.

İlki çeneye. İkincisi masaya düşen adamın omzuna — adam eğilmişti. Üçüncüsü...

Üçüncü havada kaldı.

Birisi kolunu tuttu. Arkadaşıydı. "Nurhan, dayan! Dayan!"

Nurhan durdu. Nefes nefeseydi. Elleri titriyordu — yorgunluktan değil, öfkeden. Etrafına baktı. Yerdeki adam inliyordu, ağzından kan geliyordu. Masa devrilmiş, sandalyeler dağılmış, herkes ayağa kalkmıştı. Uzaktan bir polis sireni duyuldu.

Sonraki günler bulanık geçti. Karakol. İfade. Adamın ailesi şikayetçi oldu. Nurhan'ın ailesi devreye girdi, özür diledi, tazminat ödedi. Olay kapandı — resmi olarak. Ama Nurhan için kapanmadı.

Çünkü o kavgada, o çıplak yumruklarda, bir şeyi fark etti. Yumruğu ringde değil, sokakta kullanmıştı. Kontrolsüzdü. Tehlikeliydi. Ringdeki disiplin, o gece çay bahçesinde yoktu. Ve sporcu olmak, sadece kazanmak değildi — o disiplini her yerde taşımaktı. Taşıyamamıştı.

Telman olayı duydu. Nurhan'ı salona çağırdı. Ama bu sefer antrenman için değil.

"Bir daha bu salona gəlmə."

"Müəllim..."

"İki ay. Sonra danışarıq."

Nurhan çıktı. İki ay geçti. Sonra dört. Sonra altı. Geri dönmedi. Çünkü iki ay sonra, dönme zamanı geldiğinde, artık dönemeyeceğini anlamıştı. O kavga, sadece o geceyi değil, ringle olan bağını da koparmıştı. Utanç, öyle bir şeydi — seni sadece olaydan değil, olayın olduğu yerden de uzak tutardı.

Ve zaman geçtikçe, dönmek daha da zorlaştı. Önce bir yıl. Sonra iki. Sonra Varşova, üniversite, mühendislik. Beş yıl. Ve şimdi, bir soyunma odasında, elinde Telman'ın mesajı.


Nurhan gözlerini açtı.

Soyunma odası hâlâ oradaydı. Floresan ışığı, demir dolaplar, yerdeki kirli havlular. Ama bir şey değişmişti. O gece Bakü sokaklarında kırılan şey, şimdi burada, Varşova'da, bir soyunma odasında, yeniden birleşiyor muydu?

Telefonu kaldırdı. Telman'ın mesajına baktı.

"Necəsən, bala? Danışmadın."

Bu sefer cevap yazdı. Uzun uzun. Silmedi.

"Müəllim, bilirəm gec oldu. Bağışla. 5 il əvvəl o gecə çay bağında, mən idarəmi itirdim. Sənin öyrətdiklərini unutdum. Sonra da qayıtmağa üzüm olmadı. Amma indi Polşadayam. Mühəndis oldum, amma işsizəm. Və... yenidən döyüşürəm. Martda yarış var. Hazırlaşıram. Sənə söz verirəm — bu dəfə düzgün çıxacam. O gümüş medalı qızıla çevirə bilmərəm, amma heç olmasa özümə sübut edəcəm ki, sənin öyrətdiyin o uşaq hələ də buradadı."

Gönderdi.

Mesaj gitti. Çift tik maviye döndü. Telman okudu. Cevap gelmedi — şimdilik.

Ama Nurhan için cevap, mesajın gidişiydi.


Soyunma odasından çıktı. Antrenman alanı boşalmıştı. Kum torbaları hareketsizdi, ringin ipleri gergin, minder mavi. Krzysztof gitmişti. Sadece girişteki ışık yanıyordu.

Kapıya yürüdü. Tam çıkacakken durdu. Ringe döndü. Halatların arasından süzüldü, mindere çıktı. Ortada durdu. Salon boştu, ışıklar loştu, dışarıda Varşova sessizdi.

Ama Nurhan oradaydı.

On altı yaşında, 15 kilo fazlayla çıktığı o ringden bu yana ilk kez, ringde kendini tam hissetti. Hafifti. Artık 72 kiloydu. Altı kilo vermişti, beş kilo daha verecekti. Ama mesele kilo değildi. Mesele, o gece kaybettiği şeyi bulmaktı. O gümüş madalyayı değil — madalya bir metal parçasıydı. O gece kaybettiği şey kendisiydi. Disiplini. Kontrolü. Sporcu kimliğini. Ve şimdi, beş yıl sonra, onu geri almaya gelmişti.

Köşedeki tabureye baktı. Telman'ın oturduğu o tabureye benziyordu — her köşede aynı tabure, her salonda aynı antrenör.

"Müəllim," dedi, sesi boş salonda yankılandı. "Bu dəfə çıxacam."

Sonra mindere eliyle dokundu. Mavi köpük, parmaklarının altında ezildi.

Yarın sparring vardı. Beş yıl sonra ilk kez bir rakiple karşı karşıya. Kanı, kemiği, yumruğu olan biri. Korkuyor muydu? Evet. "Qorxursansa, yaxşıdı."

Ringden indi. Işıkları söndürdü. Kapıyı çekti.

Dışarıda Praga'nın kasım soğuğu yüzüne çarptı. Ama üşümedi. Eve yürüdü. Bacakları hafifti. Altı kilo vermiş bir adamın bacakları gibi değil — beş yıldır taşıdığı bir yükü bırakmış bir adamın bacakları gibi.

Yarın sparring. Sonra turnuva. Ve sonra...

Sonrası yoktu. Sadece yarın vardı. Ve Nurhan, uzun zamandır ilk kez, yarına hazırdı.

Commentaires