Üçüncü gün, Krzysztof onu beklemiyordu.
Nurhan salonun kapısını ittiğinde saat yedi buçuğu yeni geçiyordu. Resepsiyondaki kız — adı Marta'ydı, dün öğrenmişti — başını kaldırdı, gülümsedi. "Yine mi geldin?"
"Geldim."
"Antrenör arkada."
Nurhan soyunma odasına yürüdü. Ellerini sardı — dünkünden daha iyi, daha sıkı. Kasları ağrıyordu. Dünkü antrenmanın tortusu hâlâ omuzlarında, bacaklarında, ciğerlerindeydi. Ama ağrı iyiydi. Ağrı, bir şeylerin değiştiğinin işaretiydi.
Salona çıktığında Krzysztof ringin köşesinde duruyordu. Aynı gri eşofman, aynı beyaz havlu omzunda. Nurhan'ı görünce başını hafifçe salladı — ne "günaydın" ne "hazır mısın." Sadece bir bakış. Sonra eliyle ringi işaret etti.
"Çık."
Nurhan iplerin arasından geçti. Minder ayaklarının altında tanıdık bir yaylanmayla karşılık verdi. Krzysztof karşı köşede duruyordu.
"Bana vur."
Nurhan duraksadı. "Efendim?"
"Vur dedim."
Krzysztof'un elleri cebindeydi. Hiçbir guard almamıştı. Sadece duruyordu — elli yaşlarında, seyrek saçlı, gözleri Nurhan'ın içini okuyan bir adam.
Nurhan adım attı. Sol direkt çıkardı — kontrollü, yavaş. Krzysztof başını iki santim kaydırdı. Yumruk havayı buldu.
"Yavaş."
Nurhan bir daha vurdu. Bu sefer daha hızlı. Krzysztof aynı minimal hareketle sıyrıldı.
"Daha hızlı."
Nurhan kombinasyon denedi: sol direkt, sağ kroşe, sol tekme. Üçü de boşluğa gitti. Krzysztof sanki Nurhan'ın düşüncelerini okuyor, hangi yumruğun nereye gideceğini saniyeler öncesinden biliyordu.
"Beş yıl," dedi Krzysztof, hâlâ elleri cebinde. "Beş yıl önce seni ringe koysalar, ilk roundda nakavt ederdin beni. Şimdi vuramıyorsun. Neden?"
Nurhan nefes nefeseydi. "Çünkü..."
"Çünkü düşünüyorsun. Düşünme. Vur."
Nurhan tekrar saldırdı. Bu sefer düşünmedi. Sağ aparkat, sol kroşe, diz. Krzysztof ilk iki yumruğu sıyırdı ama dizde geri çekilmek zorunda kaldı. Bir an. Sadece bir an. Ama yeterliydi.
Krzysztof'un dudaklarında bir şey kıpırdadı. Gülümseme değil, gülümsemenin kuzeni.
"İşte bu."
Ellerini ceplerinden çıkardı. İlk kez.
O gün antrenman farklıydı.
Krzysztof'un metodu, Telman'ınkinin tam zıttıydı. Telman kol kanat gererdi — her hatayı düzeltir, her yumruktan sonra "belə vur, yox belə" der, terini siler, suyunu verirdi. Krzysztof ise neredeyse hiç konuşmuyordu. Sadece izliyordu. Ve arada bir, beklenmedik anlarda, tek bir cümle:
"Dizlerini kır."
"Çenen aşağıda."
"Nefes. Unuttun."
Nurhan gölge boksu yaparken Krzysztof ringin dışında duruyor, kollarını kavuşturmuş, hiçbir şey söylemeden izliyordu. Ağır torbada da öyle. İp atlarken de öyle. Sessizlik, Nurhan'ın içindeki Telman sesini daha da yükseltiyordu: "Əlini yuxarı tut, bala. Yuxarı!"
Antrenmanın ortasında Krzysztof aniden ringe çıktı. Elinde pad'ler vardı — yumruk çalışmak için kullanılan yassı eldivenler. Onları taktı, ellerini kaldırdı.
"Göster."
Nurhan vurmaya başladı. Sol, sağ, sol, kroşe, aparkat. Pad'lerin sesi salonda yankılanıyordu: tık, tok, tık-tık, tok. İlk round iyiydi. İkinci roundda nefesi daraldı. Üçüncüde kolları düştü.
"Devam."
"Yapamıyorum."
"Devam."
Nurhan vurdu. Kolları yanıyordu. Omuzlarında yangın vardı. Ama vurdu. Çünkü Krzysztof'un sesinde "devam" derken Telman'ın sesini duymuştu. Ya da duyduğunu sanmıştı. Aynı şey olabilirdi. Ya da olmayabilirdi. Düşünmedi.
Pad çalışması bittiğinde Nurhan iplere yaslanmış, nefes almaya çalışıyordu. Krzysztof pad'leri çıkardı, kenara koydu, tek kelime etmeden soyunma odasına yürüdü.
Nurhan arkasından baktı. Beş yıl önce olsa, bir antrenörün böyle davranmasına bozulurdu. Ama şimdi anlıyordu: Krzysztof ona emek vermiyordu. Henüz değil. Onu test ediyordu.
Ve Nurhan testten geçmek zorundaydı. Çünkü geçecek başka bir şeyi kalmamıştı.
İlk hafta böyle geçti.
Her sabah yedi buçukta salonda. Önce ip — yirmi beşten otuza, otuzdan elliye, elliden yüze. Sonra gölge boksu. Sonra ağır torba. Sonra pad. Sonra soğuma. Her gün aynı rutin, her gün aynı sessizlik, her gün aynı ağrı.
Ama ağrı değişiyordu. İlk günkü ağrı, vücudun şoka verdiği tepkiydi. Kaslar yabancı bir istilaya uğramış gibi kasılıyor, eklemler itiraz ediyor, ciğerler yanıyordu. İkinci günkü ağrı, birikmeye başlayan yorgunluğun sesiydi. Ama üçüncü günden sonra ağrı farklı bir şeye dönüştü: bir melodiye. Tanıdık, neredeyse rahatlatıcı. Vücut hatırlıyordu. Yavaş yavaş, hücre hücre, hatırlıyordu.
Telman'ın bir sözü daha vardı: "Əzələ yaddaşı, beyin yaddaşından güclüdü." Kas hafızası, beyin hafızasından güçlüdür.
Doğru muydu? Nurhan bunu test ediyordu.
Birinci haftanın sonunda yüz ip atlayışı yapabiliyordu. İlk günkü yirmi beşin üç katı. Hâlâ berbat bir sayıydı — on altı yaşındaki hali yarım saat yapardı. Ama artık takılmıyordu. İp, ayağının altında düzenli bir ritimle dönüyordu: tık, tık, tık, tık.
Küçük bir zaferdi. Ama zaferdi.
İkinci hafta, Krzysztof diyeti getirdi.
Antrenman sonrası soyunma odasının kapısını tıklattı, içeri girdi, elinde buruşuk bir kâğıt parçası. Nurhan bankta oturmuş, ellerini çözüyordu.
"Al."
Nurhan kâğıdı aldı. Üzerinde Lehçe, elyazısıyla yazılmış bir listeydi: yulaf, tavuk göğsü, brokoli, yumurta beyazı, esmer pirinç, su — günde dört litre. Tatlı yok, ekmek yok, yağ yok, şeker yok, hayat yok.
"Bu ne?"
"Menü. Yarın başlıyorsun."
"Yarın mı?"
"Bugün de olur. Ne yedin kahvaltıda?"
Nurhan cevap vermedi. Kahvaltıda yağda yumurta ve kızarmış ekmek yemişti.
"On bir kilo fazlan var," dedi Krzysztof. "Şampiyonaya altı ay. Haftada yarım kilo versen, maça 65'le çıkarsın. Ama her hafta yarım kilo veremezsin. Önce hızlı gider, sonra yavaşlar. O yüzden şimdi başlıyorsun."
Nurhan listeye baktı. Brokoli. Hayatında hiç brokoli yememişti. Azerbaycan mutfağında brokoli yoktu. Annesi dolma yapardı, bozbaş yapardı, plov yapardı. Brokoli neydi? Bir ağaç gibiydi. Yenir miydi?
"Sorun?" dedi Krzysztof.
"Yok."
Krzysztof döndü, gitti. Kapıda durdu, arkasını dönmeden ekledi: "Tartı her cuma. Cuma günü aynı kilodaysan, hafta sonu çift antrenman."
Gitti. Nurhan listeye baktı. Brokoli hâlâ oradaydı.
O akşam eve dönerken markete uğradı. İlk kez sebze reyonunda bu kadar uzun durdu. Tavuk göğsü pahallıydı — paketi 18 zloti. Brokoli 5 zloti. Yulaf 8. Hepsini aldığında 31 zloti tuttu. Cebinde kalan son parayı kasaya uzatırken, elektrik faturasının hâlâ ödenmemiş olduğunu hatırladı.
Faturanın son tarihi yarın değildi. Ertesi gündü.
Üçüncü hafta, vücut isyan etti.
Pazartesi sabahı uyandığında sol dizi şişmişti. Yataktan kalkarken bıçak gibi bir ağrı saplandı. Dizini büktü — kıtır kıtır bir ses. Yirmi bir yaşında, yaşlı bir adamın dizleri.
Salona gittiğinde Krzysztof onu görür görmez anladı.
"Diz."
"Sorun değil."
"Göster."
Nurhan eşofmanı sıyırdı. Diz kapağının üstü hafifçe şişmişti, kızarmıştı. Krzysztof eğildi, inceledi, doğruldu.
"Buz koy. Sonra ip atla."
"İp mi? Diz şişmişken mi?"
"Eğer dövüşçüysen, şişmiş dizle de ip atlarsın. Eğer değilsen, eve dön."
Nurhan bir an Krzysztof'a baktı. Bu adam onu kışkırtıyor muydu? Yoksa gerçekten böyle miydi? Bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı: eve dönemezdi.
On beş dakika buz koydu. Sonra ipi aldı. Dizi her zıplayışta sinyal gönderiyordu — donuk bir ağrı, bir uyarı. Ama ipi çevirdi. Bir, iki, üç... yirmiye kadar saydı, diz dayandı. Elliye kadar saydı, diz hâlâ dayanıyordu. Yüzde durdu. Yüz atlayış. Şişmiş dizle.
Krzysztof salonun öbür ucunda, başka bir öğrenciyle çalışıyordu. Ama Nurhan yüzü bitirdiğinde, başını çevirip baktı. Tek bir şey söylemedi. Ama bakışı, dünkü bakıştan bir ton daha sıcaktı.
O akşam Nurhan evde dizini sardı. İnternetten baktı: "knee bursitis kickboxing." İngilizce makaleler, Lehçe forumlar, bir YouTube videosu — hepsi aynı şeyi söylüyordu: dinlen. Ama dinlenemezdi. Dinlenmek, durmak demekti. Durmak, geri dönmek demekti.
Bu yüzden ertesi sabah yine gitti.
Dördüncü haftanın cuma günü, tartı günüydü.
Nurhan soyunma odasında tartıya çıktı. Krzysztof kapıda duruyordu, kolları kavuşturmuş.
Rakam: 75.
Üç kilo. Dört haftada üç kilo vermişti.
"Az," dedi Krzysztof.
Nurhan tartıdan indi. Biliyordu. Üç kilo iyiydi ama yeterli değildi. Hâlâ sekiz kilo fazlası vardı. Ve her hafta daha zor olacaktı.
"Hafta sonu çift antrenman," dedi Krzysztof.
"Biliyorum."
"Pazar günü kondisyon testi."
"Ne testi?"
Ama Krzysztof çoktan gitmişti.
Pazar günü Nurhan salona girdiğinde Krzysztof onu ringin ortasında bekliyordu. Yanında bir kronometre, bir düdük, bir de su şişesi. Ama su, Krzysztof'un kendi içmesi içindi.
"Beep test," dedi Krzysztof. "Bacakların ne kadar dayanıyor, ciğerlerin ne kadar çalışıyor — göreceğiz."
Beep test. Nurhan bunu biliyordu. Eski günlerden, Telman'ın yaptırdığı o işkence seansı. İki çizgi arasında gidip gelirsin, sinyal sesi giderek hızlanır, yetişemediğinde elenirsin. Basit bir test. Ve insanın ruhunu ortaya döken bir işkence.
"Göster çizgileri," dedi Krzysztof.
Nurhan minderde yirmi metrelik mesafeyi adımladı. İki ucuna bant yapıştırdı. Hazırdı. Değildi. Ama hazırdı.
Krzysztof düdüğü çaldı.
İlk seviyeler kolaydı. Bip sesleri yavaştı, Nurhan çizgiler arasında rahatça gidip geliyordu. Seviye üç, seviye dört, seviye beş. Bip sesleri hızlandı. Seviye altıda nefesi daralmaya başladı. Seviye yedide bacakları ağırlaştı. Seviye sekizde zihni "dur" dedi.
Ama vücudu durmadı.
Çünkü Krzysztof ringin kenarında durmuş, kronometreye bakıyor, hiçbir şey söylemiyordu. Ve o sessizlik, bağırmaktan daha yüksek sesle konuşuyordu.
Seviye dokuz. Bir bip kaçırdı. İkinci uyarı. Seviye on. Bip sesleri art arda geliyordu, çizgiye yetişip dönmek neredeyse imkânsızdı. Nurhan'ın bacakları titriyordu, ciğerleri alev alevdi, gözleri kararıyordu.
Seviye on bir. İlk bipi kaçırdı. Döndü, koştu, ikinci bipe yetişemedi.
Düdük.
Nurhan mindere çöktü. Sırtüstü yattı. Gözlerini kapattı. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, sesini kulaklarında duyuyordu.
Krzysztof yanına geldi. Bir an öylece baktı. Sonra kendi su şişesini Nurhan'ın göğsüne bıraktı.
"On-üç," dedi. "Beş hafta önce muhtemelen altıda düşerdin."
Nurhan gözlerini açtı. Krzysztof'un yüzü tavandaki neon lambaların önünde bir silüetti. Ters ışıkta yüz ifadesi okunmuyordu.
"İlerleme var," dedi Krzysztof. "Biraz."
Döndü, gitti. Nurhan minderde yatmaya devam etti. Su şişesini kavradı. Soğuktu. Krzysztof buzu çoktan koymuştu.
O gece Nurhan evde otururken Telman'ı aramayı düşündü.
Hayır, düşünmedi. Dürtüyü hissetti. Parmağı ekranın üzerinde asılı kaldı, tıpkı üç hafta önce WhatsApp mesajında olduğu gibi. Ama bu sefer farklıydı. O zaman cevap verememişti çünkü anlatacak hiçbir şeyi yoktu. Şimdi anlatacak şeyleri vardı: Krzysztof, beep test, şişmiş diz, brokoli. Küçük şeyler. Ama birikince bir hikâye oluyordu.
Aramadı. Çünkü hikâye henüz tamamlanmamıştı. Telman'ı aramak için doğru zaman, ringe çıktığı zaman olacaktı. O gün geldiğinde, arayacaktı. O gün gelene kadar, antrenman yapacaktı.
Telefonu bıraktı. Tavana baktı. Leke hâlâ oradaydı. Dört haftadır oradaydı. Ama Nurhan onu haftalardır ilk kez fark etti. Çünkü başını kaldırmıştı. Çünkü aylardır ilk kez, başını kaldıracak gücü vardı.
Beşinci haftanın çarşamba günü, Krzysztof antrenmanın sonunda onu kenara çekti.
"Gel."
Nurhan peşinden gitti. Krzysztof salonun arkasındaki küçük ofise girdi — Nurhan burayı hiç görmemişti. Bir masa, bir bilgisayar, duvarda eski bir Polonya bayrağı, bir de mantar pano. Panoda fotoğraflar vardı: Krzysztof genç, Krzysztof ringde, Krzysztof madalyalı, Krzysztof bir başka dövüşçüyle. Daha yakından baktı. Dövüşçü Polonya bayrağını sırtına almıştı. Avrupa Şampiyonası. Tarih: 2014.
"O sendin," dedi Nurhan.
"Eskidendi."
"Ne siklet?"
"Ağır. Ama o başka bir hayattı. Şimdi..." Krzysztof masasına oturdu, bilgisayarı açtı. "Otur."
Nurhan oturdu. Krzysztof ekranı çevirdi. Üzerinde bir turnuva tablosu vardı: "Polonya Kickboks Şampiyonası — 2027 Mart — Welter Sıklet Katılımcıları."
Listede on iki isim vardı. Nurhan göz gezdirdi. Hiçbirini tanımıyordu.
"Welter mi? Benim sikletim orta değil miydi?"
"Beş yıl önce öyleydi. Şimdi welter. Altmış yedi kilo. Orada daha şanslısın. Welter sıklette hız önemli. Senin hızın hâlâ var. Gücün de var. Eksik olan dayanıklılık."
"Listeye girdim mi?"
"Az kalsın. Bir ayın var. Şubat ortasında ön eleme. Geçersen, martta şampiyonadasın."
Nurhan listeye baktı. On iki isim. On iki dövüşçü. Hepsi ondan daha genç değildi, hepsi ondan daha fit değildi — ama hepsi beş yıldır antrenman yapıyordu. O ise sadece beş haftadır.
"Korkuyor musun?" dedi Krzysztof.
Nurhan Telman'ın sesini duydu: "Qorxursansa, yaxşıdı."
"Evet," dedi.
"İyi. Korkmak iyidir. Ama ön elemeye bir ay var. O bir ay boyunca korkunu burada bırakacaksın." Krzysztof masasına vurdu. "Bu odada. Ringe çıkarken yanında götürme."
Nurhan başını salladı. Listeye son bir kez baktı. Kendi adı listenin en altındaydı: "Nurhan Teymurxanlı (AZE — Fight Club Praga)." Parantez içinde "AZE" yazıyordu. Azerbaycan. Bu ülkede yabancıydı. Ama ringde herkes aynı dili konuşurdu.
"Yarın kondisyon," dedi Krzysztof. "Altıda."
"Sabah mı?"
"Sabah."
Nurhan ofisten çıktı. Salondan geçerken ringe baktı. Boştu. Mavi minder, beyaz halatlar, tavandan sarkan kum torbası. Bir aydan kısa sürede bu ringe çıkacaktı. Ön eleme. İlk sınav.
Korkuyor muydu? Evet. Ama korku, artık onu durduran değil, iten bir şeydi. Telman'ın dediği gibi: "Fərq budu: sən döyüşəcəksən."
Kapıyı itti. Dışarısı ocak soğuğuydu. Varşova karla kaplanmıştı. Beyaz sokaklarda yürürken, montunun cebinde Krzysztof'un verdiği liste vardı. Diyet listesi değil, turnuva listesi. On iki isim. Ve kendi adı, en altta.
Eve yürüdü. Bu sefer fırının önünden geçmedi. Brokoli almak için markete uğradı.
Yarın altıda antrenman vardı.
Ve Nurhan Teymurxanlı, dördüncü haftanın sonunda, hâlâ buradaydı. Hâlâ geliyordu. Hâlâ dövüşüyordu. Henüz ringde değil. Ama ringe giden yolda. Ve yolun kendisi, bazen ringden daha zordu.
Bunu şimdi anlıyordu.