Sabahın köründe uyandı. Telefonuna baktı: 06:47. Dışarısı hâlâ karanlıktı. Varşova'nın ekim sabahları yavaş uyanırdı — önce Vistül'ün üzerinde bir sis, sonra Praga'nın kırmızı tuğlalarında soluk bir aydınlık, en son da güneş.
Ama Nurhan güneşi beklemedi.
Yataktan kalktı. Dün geceden hazırladığı eşofmanları sandalyenin üstünde duruyordu. Siyah alt, gri üst. Boksu bıraktığından beri spor kıyafetlerini atmamıştı — dolabın en alt rafında, bir poşette, üniversite yıllarında bir kez bile açılmamış halde beklemişlerdi. Dün gece poşeti yırtarak açtığında içeriden eski bir koku yükselmişti: ter, toz, naftalin ve on yıl öncesinin Bakü'sü.
Şimdi onları giydi. Eşofmanın bel lastiği biraz sıkmıştı. Beş yılda aldığı kilolar, işsizlik gecelerinde atıştırılan cipsler, son üç aydır hareket etmeyen bir beden. Ama sıktı yine de. Kendi bedenine ceza keser gibi değil, onu yeniden tanımaya başlar gibi.
Lavaboda yüzünü yıkadı. Aynaya baktı. Göz altları şişti — normaldi, az uyumuştu. Ama bakışları farklıydı. Dün parktaki bankta YouTube'da gördüğü o 15 yaşındaki çocuğun bakışı değildi henüz, ama boş da değildi. Bir şey arıyordu aynada. Buldu mu? Emin değildi. Ama aramanın kendisi yeni bir şeydi.
Bir şeyler atıştıracak vakti yoktu. Kahvaltı yapmadan çıktı. Montunu giydi — ince mont. Isıracak soğuğu düşündü, umursamadı. Kapıyı çekti. Merdivenleri inerken bacaklarında bir gerginlik hissetti. Antrenman öncesi o eski heyecan mıydı? Yoksa korku mu?
"Qorxursansa, yaxşıdı." Telman'ın sesi.
Altı yıldır duymadığı bir sesti bu. Ama bu sabah, merdiven boşluğunda, ayak seslerinin yankısı arasında, kulağına fısıldanmış gibi netti.
Fight Club Praga'nın önüne geldiğinde saat 07:30'du. Vitrindeki afiş hâlâ oradaydı: "Polonya Kickboks Şampiyonası — 2027 Mart — Kayıtlar Başladı." İki gün önce buraya bakıp geçmişti. Dün vitrine yaslanıp dinlemiş, girmemişti. Bugün kapıyı itti.
Açıldı.
İçerisi sandığından daha büyüktü. Yüksek tavanlı, neon lambaların soğuk beyazlığıyla aydınlanan geniş bir giriş, köşede bir resepsiyon bankosu, duvarlarda eski maç afişleri ve Polonya bayrakları. Hava, ter ve dezenfektan karışımı bir kokuyla doluydu. Bir yerlerden yumruk torbasının ritmik sesi geliyordu: bam, bam-bam, bam.
Resepsiyonda genç bir Leh kız oturuyordu. Sarı saçlarını at kuyruğu yapmıştı, önündeki bilgisayara bakıyordu. Nurhan yaklaştı, kız başını kaldırdı.
"Dzień dobry."
"Dzień dobry," dedi Nurhan. Lehçesi iyiydi. "Kayıt olmak istiyorum."
Kız ekrana tıkladı. "Daha önce geldiniz mi?"
"Hayır."
"Adınız?"
"Nurhan Teymurxanlı."
Kız duraksadı. Adı bir kez daha tekrar ettirmek ister gibi baktı, sonra vazgeçti. "Soyadınızı harf harf alabilir miyim?"
Verdi. Kız yazdı. Sonra ekrandan başını kaldırmadan devam etti: "Aylık üyelik 150 zloti. Günlük giriş 20. İlk deneme antrenmanı ücretsiz. Hangisini istersiniz?"
Nurhan cebini yokladı. Son elli zloti. Elektrik faturası. Kirayı yeni ödemişti.
"İlk deneme," dedi.
Kız başını salladı. "Antrenör Krzysztof şu anda salonda. İsterseniz sizi götüreyim."
"Kendim bulurum," dedi Nurhan. "Soyunma odaları nerede?"
Kız koridoru gösterdi. Nurhan yürüdü.
Soyunma odası dar ve loştu. Demir dolaplar, ahşap banklar, yerlerde kirli havlular. Ama Nurhan'ın gördüğü bunlar değildi.
Bakü'yü gördü.
Telman'ın salonundaki soyunma odası bundan daha küçüktü. Beş numara büyük havlular, yanık plastik kokusu, radyoda çalan Azerbaycan türküleri. On beş yaşında, maçtan önce ellerini sarmaya çalışırken Telman gelirdi. "Sarı bərk olsun, yoxsa əlin dağılar." Sonra kendi elleriyle sarardı. Sıkı, düzgün, her katı yerli yerinde. O eller, şimdi düşündü de, Nurhan'ın gördüğü en güvenli şeydi.
Şimdi Varşova'da, tek başına, ellerini kendi sardı. Bezi bileğine doladı, başparmağının üstünden geçirdi, eklemlerin üstüne sıkıca bastırdı. İlk denemede gevşek oldu. Çözdü, yeniden sardı. İkincide daha iyiydi. Üçüncüde neredeyse Telman'ınki gibi.
Ayağa kalktı. Aynada kendine baktı. Siyah eşofman, gri üst, elleri sarılı. Beş yıl sonra ilk kez böyle görüyordu kendini. Bir dövüşçü gibi. Tam olarak değil — göbek vardı, omuzlar eskisi kadar geniş değildi, çene hattı yumuşamıştı. Ama bir dövüşçünün silüeti hâlâ oradaydı. Kemiklerin hatırladığı bir şeydi bu. Telman'ın dediği gibi: "Ət unudar, sümük unutmaz."
Derin bir nefes aldı. Kapıyı itti. Antrenman alanına çıktı.
Salon beklemediği kadar canlıydı.
İki ring, duvar boyunca asılı ağır torbalar, yerde minderler, köşede aynalı bir bölüm, tavandan sarkan ipler. Saatin erken olmasına rağmen üç-dört kişi çalışıyordu. Biri ip atlıyordu — ayakları yere değmiyor gibiydi, ipin sesi ritmik bir tıkırtı. Diğeri ağır torbaya seri yumruklar indiriyordu — bam, bam-bam-bam. Bir kadın aynanın önünde gölge boksu yapıyor, hareketlerini dikkatle izliyordu.
Nurhan bir an durdu. Salonun ortasında, kimsenin ona bakmadığı yerde, kendini izinsiz girmiş gibi hissetti. Bu duygu tanıdıktı — yeni bir salona ilk giriş, eski günlerden kalma bir refleks. Herkes sana bakar, sen kimseye bakmazsın. En zayıf anındır. Ve en önemlisi.
Bir köşe buldu. Mindere geçti. Isınma hareketlerine başladı.
Boyun çevirme, omuz döndürme, kol açma. Vücudu tanıdık komutlara cevap veriyordu. Eklemler çıtırdadı. Kaslar esnedi. Beş yılın pasını atıyordu.
Sonra ipi aldı.
İp atlamak, kickboksta her şeydi. Ayak hızı, nefes kontrolü, ritim duygusu — hepsi ipte başlardı. On altı yaşında günde yarım saat ip atlamadan antrenmana başlamazdı.
İpi çevirdi. Zıpladı.
Ayakları ipe takıldı.
Durdu. Nefes verdi. Yeniden çevirdi. Bu sefer iki kere zıpladı, üçüncüde takıldı. İpin sesi düzensizdi: tık... tık-tık... tık.
Vücudu hatırlamıyordu.
Ya da hatırlıyordu da yapamıyordu. Aradaki fark, Nurhan'ın o ana kadar hissettiği en acı şeydi. Yumruk yemekten daha acı. Nakavt olmaktan daha acı. Çünkü yumruk başkasından gelirdi. Bu kendi bedeninden geliyordu.
Dişlerini sıktı. İpi yeniden çevirdi. Saydı: bir, iki, üç, dört, beş — takıldı. Altı, yedi, sekiz — takıldı. Yirmiye kadar zar zor çıktı. Nefesi kesildi. Kalbi göğsünden çıkacak gibi atıyordu. Bacaklarında bir titreme başladı — yirmi ip atlayışı için titreyen bacaklar. On altı yaşında yarım saat yaptıktan sonra ter bile atmazdı.
Bankta oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Kimse ona bakmıyordu — salondakiler kendi antrenmanlarına dalmıştı. Ama utanç içindeydi. Beş yıl. Beş yıl ne kadar uzun bir süre olduğunu ilk kez gerçekten anladı. O süre rakam değildi — vücudunun her hücresinde birikmiş bir ağırlıktı. On beş yaşındaki çocuk, bu bankta oturan adamın ne kadar uzağındaydı.
Sonra bir ses duydu.
"Pierwszy raz?"
Başını kaldırdı. İp atlayan adamdı. Otuzlarında, kel, kolları dövmeli, ter içinde. Elinde ip, Nurhan'a gülümsüyordu.
"Evet," dedi Nurhan, Lehçe. "İlk."
Adam ipi havada çevirdi, hiç takılmadan sekiz on kere zıpladı, durdu. "İlk antrenmanda ip atlamak zordur. Kendine kızma."
Nurhan başını salladı. Kızgındı. Kendine, bedenine, geçen beş yıla. Ama adamın sözü bir şeyi değiştirdi — salonda yalnız olmadığını hatırladı. Bu da başka bir şeydi. Eski günlerde takım arkadaşları vardı, Telman vardı. Şimdi sadece dövmeli, kel bir Polonyalı vardı. Ama yine de vardı.
Kalktı. İpi tekrar aldı. Yirmi beş yaptı. Otuz yaptı. Her takılışta yeniden başladı. Bacakları ağrıdı, nefesi daraldı, alnından ter damladı — ama devam etti.
Antrenmanın geri kalanı bulanık bir ağrı ve nefes darlığı zinciriydi.
Gölge boksu: iki dakika. Kolları kurşun gibiydi. Sol kroşe, sağ direkt, sol tekme. Hareketler yavaştı, dengesizdi. Aynada kendini gördü — ayakları zemine yapışmış gibiydi, oysa zihni hâlâ uçtuğunu sanıyordu. Zihin ve beden arasındaki uçurum, işte buydu.
Ağır torba: üç round. İlk roundda elleri yandı. İkincide nefessiz kaldı. Üçüncüde sadece torbaya yaslanıp durdu, alnını soğuk deriye dayadı, gözlerini kapattı. Torba, vurdukça ses veren bir şeydi. Ama bu sefer ses vermedi. Çünkü vuramıyordu.
Vücudu alarm veriyordu: dirsekler, dizler, bel. Ama en çok ciğerleri. Yanıyordu. Ciğerlerinde bir yangın vardı ve her nefeste büyüyordu.
Antrenmanı bitirmedi. Bitiremedi. Vücudu "dur" dediğinde, zihni "devam" dese de fayda etmiyordu. Bu da yeni bir şeydi. Eskiden zihni "dur" der, vücudu "devam" ederdi. Şimdi tam tersiydi.
Soyunma odasına döndüğünde bankta oturdu, sırtını dolaba yasladı, gözlerini kapattı. Nefes al. Nefes ver. Nefes al. Nefes ver.
Ellerini çözdü. Parmak eklemleri kızarmıştı. Beş yıl önce elleri nasır tutmuştu, şimdi yumuşacıktı. Bir mühendisin elleri. Bilgisayar klavyesine alışmış, torbaya değil.
Ayağa kalktı. Aynaya yürüdü.
Gördüğü şey, sabah gördüğünden farklıydı. Yüzü al al olmuştu. Alnında ter izleri. Göz altları daha da şişmişti. Omuzlar çökmüş, dudaklar kurumuş. Berbat görünüyordu. On beş yaşındaki görüntüsünün tam zıttı.
Ama bir şey vardı.
Aynadaki adamın gözlerinde, sabah olmayan bir şey vardı şimdi. Ne olduğunu tam çıkaramadı. Sonra anladı: utanç. Ama bu kötü bir utanç değildi. Bu, bir şeyi tekrar önemsemeye başlamanın utancıydı. Uzun zamandır hiçbir şeyi umursamayan bir adam, şimdi ip atlayamadığı için utanıyordu. Bu, iyiye işaretti.
"Başladın," dedi aynadakine.
Aynadaki cevap vermedi. Ama neredeyse gülümsedi.
Salondan çıkarken resepsiyondaki kız yerinde yoktu. Kapıya yürüdü. Dışarısı aydınlanmıştı — ekim güneşi Praga'nın üstünde alçak ve soluktu. Hava hâlâ soğuktu ama Nurhan üşümüyordu. İçerisi sıcaktı. Antrenman sonrası o eski sıcaklık, kanın damarlarda hızlı dolaşması, vücudun "yaşıyorum" demesi.
Kapıyı iterken bir ses duydu arkasından.
"Jeszcze jedno."
Döndü. Köşedeki ringin yanında, elli yaşlarında bir adam duruyordu. Gri eşofman, beyaz havlu omzunda. Seyrek saçlı, köşeli çeneli, gözleri Nurhan'ınkini delip geçiyordu. Antrenman boyunca salonda olup olmadığını fark etmemişti.
"Efendim?"
"Jeszcze jedno," diye tekrarladı adam. "Bir şey daha." Elindeki havluyu katladı, ringin iplerine astı. "Yarın gel. Aynı saatte."
Nurhan bir şey söyleyemedi. Adam cevap beklemeden döndü, salonun arka tarafına yürüdü, gözden kayboldu.
Bir an durdu. Bu adam kimdi? Antrenör müydü? Onu izlemiş miydi? İzlediyse, berbat halini gördükten sonra neden "yarın gel" demişti?
Soruların cevabını bilmiyordu. Ama yarın geleceğini biliyordu.
Kapıyı itti. Praga'nın kaldırımlarına adımını attı. Eve yürürken bacakları ağrıyordu. Kolları ağrıyordu. Nefes alırken ciğerleri hâlâ yanıyordu. Ama yürüyordu. Ağrıyarak yürümek, ağrısız oturmaktan iyiydi.
Yolda fırının önünden geçti. İki gün önce vitrine bakıp ekmeğe hasret kaldığı fırın. Bugün durmadı. Midesi kazınıyordu ama açlık, antrenman sonrası bir ayrıntıydı sadece. Yenecek bir şeydi. Bekleyebilirdi.
Eve vardı. Kapıyı açtı, içeri girdi, ayakkabılarını çıkardı, yatağa oturdu. Telefonunu çıkardı. Telman'ın mesajı duruyordu. "Necəsən, bala?" Altında kendi cevabı: "Yaxşıyam, müəllim. Danışarıq."
Mesajı açtı. Bir şey daha yazmak istedi. "Bu gün salona getdim." Yazdı. Sildi. "Antrenman elədim." Yazdı. Sildi. "Əl tutmur." Yazdı. Sildi. Ne yazsa eksik kalacaktı. Çünkü Telman'a anlatılacak şey, mesajla anlatılacak gibi değildi. Zamanı gelince anlatırdı. Anlatacaktı.
Telefonu bıraktı. Tavana baktı. Leke hâlâ oradaydı. Ama bu gece ne haritaydı ne başlangıç çizgisi ne de sadece bir leke. Bu gece, bir tanıktı. Nurhan Teymurxanlı'nın geri dönüşünün ilk gününe tanıklık etmiş bir leke. Ve daha çok güne tanıklık edecekti.
Gözlerini kapadı. Uyku, bu sefer çabuk geldi. Rüyasında ring vardı. Ama bu sefer ring boş değildi. Rakip karşısındaydı. Kim olduğunu seçemiyordu. Ama rakip oradaydı. Ve Nurhan dövüşüyordu.
İlk defa, uzun zamandır ilk defa, rüyasında dövüşüyordu.
Yarın ikinci gündü.