Tellura
← Retour au roman

Non disponible en Français. Affichage en Türkçe.

Kıvılcımlar

Chapitre 2 · 1195 mots · ~6 min de lecture

Ertesi sabah Nurhan gözlerini açtığında tavan hâlâ oradaydı, leke hâlâ oradaydı, ama bir şey farklıydı.

Ne olduğunu hemen söyleyemezdi. Kemiklerinde bir hafiflik. Göğsünde bir açıklık. Dün gece yatağa girdiğinde omuzlarında taşıdığı o ağırlık — neydi adı? Umutsuzluk değil, umutsuzluktan daha beteri: kanıksama. Her sabah aynı tavana bakıp her şeyin aynı kalacağını bilmenin verdiği o gri teslimiyet. İşte o ağırlık, bu sabah, biraz olsun hafiflemişti.

Yataktan kalktı. Mutfağa iki adım. Isıtıcıya baktı. Üç gündür bozuktu. Düğmeye bastı — hiçbir şey. Ama bu sefer sinirlenmedi. Eğildi, fişi prizden çekti, ısıtıcıyı tezgâha yatırdı. Mutfak çekmecesini açtı. Tornavida? Yoktu. Bıçakla idare ederdi.

Makine mühendisiydi sonuçta. Diploması vardı. Alt takımını sökmeyi beceremez miydi?

Isıtıcının alt kapağını bıçağın ucuyla kaldırdı. İçeride iki kablo, bir rezistans, bir termostat. Gözle görülür bir kopukluk yoktu. Ama kablolardan biri gevşemişti — bağlantı noktasında hafif bir oynama vardı. Parmağıyla bastırdı, yerine oturttu. Fişi taktı. Düğmeye bastı.

Isıtıcı çalıştı.

Üç saniye öylece baktı. Sonra güldü. Kahkaha değil, kısa, şaşkın bir nefes. Üç gündür soğuk suyla kahve içiyordu. Üç dakikalık bir tamirat. Bu muydu?

Kendine bir kahve yaptı. Sıcaktı. Buzdolabından iki yumurta çıkardı. Tavayı ocağa koydu, yağ kızdı, yumurtaları kırdı. Sarıları dağılmadı. Ekmek kızarttı. Masaya oturdu. Ayakta değil. Masada. Çatal bıçakla. Kahvaltı etti.

Yemek yerken pencereden dışarı baktı. Praga'nın kırmızı tuğlalı binaları, ekim güneşinde yumuşak bir ışıkla parlıyordu. Dün o bankta oturup eski videolarını izlerken hissettiği şey — o titreşim — hâlâ oradaydı. Uyuyup geçmemişti.


Öğleden sonra sokağa çıktı. Montunu giydi, kapıyı çekti, merdivenleri indi. Ayakları onu nereye götürüyordu?

Biliyordu.

Dün farkında olmadan geçtiği yolu bu sefer bilerek yürüdü. Her adımda bir mazeret üretti: "Sadece yürüyorum. Spor yapmaya karar vermedim ki. Belki başka bir şey yaparım. Yüzme. Koşu." Ama ayakları Aleksandr Parkı'nı geçti, fırının önünden saptı, iki blok daha yürüdü ve "Fight Club Praga"nın önünde durdu.

Bu sefer vitrine daha yakındı. Burnu neredeyse cama değiyordu.

İçerisi loştu. Girişte küçük bir resepsiyon bankosu, arkasında antrenman alanı. Duvarlarda afişler, madalyalar, siyah-beyaz dövüş fotoğrafları. Ağır bir kum torbası zincirle tavana asılıydı — hafif hafif sallanıyordu, demin biri vurmuştu. Ring köşede yükseliyordu. Mavi minder, beyaz halatlar.

Ve ses. Kapının altından, duvarların arasından sızan o ses: ritmik bir tok, tok, tok. Birisi kum torbası çalışıyordu. Ardından bir antrenörün Lehçe bağıran sesi — "Jeszcze raz! Szybciej!" Bir daha! Daha hızlı!

Nurhan'ın elleri cebinde değildi artık. Kolları iki yanına düşmüştü. Omuzları dikleşmişti. Farkında değildi.

Kapının koluna baktı. Siyah, çizik içinde, binlerce elin değdiği bir kol. Kendi elini kaldırdı. Havada durdu. Parmakları kolun beş santim uzağında titredi.

İçerideki ses devam ediyordu. Tok. Tok. Tok.

Ter kokusu muydu, deri kokusu muydu, yoksa sadece hafızası mıydı? Bilmiyordu. Ama burnuna bir şey geldi: Bakü'deki o eski salonun kokusu. Telman müəllimin antrenman öncesi yaktığı tütsü. Ter ve tebeşir ve halı tozu.

Eli kola değdi.

Metal soğuktu.

Bir an. İki an. Üç.

Çekti elini. Cebine soktu. Geri döndü. Yürümeye başladı.

"Henüz değil," dedi içinden. Lehçe çıkmıştı: "Jeszcze nie."

Dönüp bir daha baktı. Vitrindeki afiş hâlâ oradaydı. "Polonya Kickboks Şampiyonası — 2027 Mart — Kayıtlar Başladı."

Altı ay vardı.


Eve döndüğünde hava kararmaya başlamıştı. Montunu çıkardı, ayakkabılarını silkti, laptopu açtı. İş başvurusu yapmayacaktı bu akşam. Canı istemiyordu.

Telefon titreşti.

WhatsApp bildirimi. Gelen mesajı gördü ve kalbi durdu.

Telman müəllim.

Ekrana baktı. Tek cümle:

"Necəsən, bala? Çoxdan səni görmürəm."

Altı yıl. Altı yıldır Telman'dan ilk mesaj. Ne bayramda ne seyranda. Sadece şimdi. Ekim ayının sıradan bir salı günü, Varşova'da işsiz bir mühendisin telefonuna düşen tek cümle.

Nurhan mesajı beş kere okudu. Altı. Yedi.

"Necəsən, bala?"

Nasılsın, evlat?

Cevap yazmaya başladı. "Yaxşıyam, müəllim." Sildi. "İş axtarıram, hələ..." Sildi. "Darıxmışam." Sildi. Başparmağı ekranın üzerinde asılı kaldı. Telefonu masaya, ekranı alta gelecek şekilde bıraktı.

Ne diyecekti? "İşsizəm, döyüşdə də yoxam, həyatım mənasızdır"? Telman'a bunu diyemezdi. Telman onu ringde görmüştü. Kolları havada, rakip yerde. O çocuğu biliyordu. Bu çocuğu — bu işsiz, bu bitik, bu tavandaki lekeyi sayan adamı — bilmiyordu. Bilmesin de.

Mesaja dönmedi.

Ama mesaj onun içine döndü. Göğsünün orta yerinde, küçük, sıcak, zonklayan bir nokta. "Necəsən, bala?"


Instagram'ı açtı. Neden açtığını bilmiyordu. Algoritmanın ona ne göstereceğini de.

Keşfet sayfasında ilk sırada bir video vardı. Tanıdığı bir yüz. Gürcü.

2019'daki rakip. Adı neydi? Hatırlamaya çalıştı. Videoda yazıyordu: "Giorgi Kapanadze — European Championship Camp 2027."

Nurhan ekranı kaydırmadı.

Video oynuyordu: Giorgi bir antrenman kampındaydı. Modern bir salon, yeni ekipmanlar, etrafında antrenörler. El çabukluğu çalışıyordu — pad'lere seri yumruklar. Ter içindeydi, gözleri odaklanmıştı. Kondisyonu iyi görünüyordu. Çok iyi.

Videonun altında yorumlar: "Let's go champ!", "Georgia represent!", "See you in Warsaw!"

Nurhan'ın nakavt ettiği çocuk. Yedi yıl önce Bakü'de, o amatör kameranın kaydettiği finalde. Nurhan'ın sağ aparkatına düşen, hakemin saydığı, sonra minderde oturup ağlayan çocuk.

Hâlâ dövüşüyordu.

Antrenman yapıyordu. Gelişiyordu. Avrupa Şampiyonası'na hazırlanıyordu. O çocuk, o yerde yatan, o ağlayan — hâlâ ringdeydi.

Nurhan neredeydi?

Telefonu kapattı. Ellerini masaya koydu. Düz, hareketsiz. Ama içinde bir şey hareket ediyordu. Sarsılıyordu. O eski videolarda gördüğü ateş, Giorgi'nin gözlerinde hâlâ yanıyordu. Kendi gözlerinde sönmüştü.

"O hâlâ dövüşüyor," dedi yüksek sesle. Ses odada yankılanmadı — çok küçüktü oda. Sözler duvara çarpıp geri geldi, kendi kulağına girdi.

O hâlâ dövüşüyor. Ben ne yapıyorum?


O gece rüya gördü.

Bakü Spor Salonu'ndaydı. Ama yanlıştı. Bir şey yanlıştı.

Ring oradaydı — mavi minder, beyaz halatlar, köşede tabure. Ama salon boştu. Tribünler boştu. Işıklar yanıyordu ama titreşiyordu, cızırtılı bir floresan uğultusuyla. Ve ringin ortasında Nurhan vardı. Eldivenleri takılıydı. Bandajları sıkıydı. Ama karşısında rakip yoktu.

Döndü. Kendi etrafında bir tur attı. Kimse yoktu. Ring bomboştu.

Köşeye baktı. Telman oradaydı. Beyaz gömleği, siyah pantolonu, elinde havlu. Yüzü Nurhan'a dönüktü. Ama konuşmuyordu.

"Müəllim?" dedi Nurhan. Sesini duyamadı. Bağırmaya çalıştı: "Müəllim!"

Telman'ın dudakları kıpırdadı. Ama ses çıkmadı. Sadece bir bakış. Hayal kırıklığı mı? Hayır. Daha kötüsü: üzüntü.

Nurhan koşmak istedi. Telman'a doğru. Ama ayakları hareket etmiyordu. Mindere baktı. Mavi minder ayaklarının altında eriyordu, kayıyordu, bir bataklık gibi onu içine çekiyordu. Halatlar gevşedi. Ring çöktü.

Düşüyordu.

Düşüyordu.

Düşüyor—

Nurhan yatakta doğruldu. Nefes nefeseydi. Tişörtü sırılsıklamdı. Yastık ter içinde kalmıştı. Saat telefonunda: 03:47.

Kalbi kaburgalarını dövüyordu.

Bir süre öylece oturdu. Sonra kalktı. Mutfağa gitti, bir bardak su içti. Su soğuktu, ısıtıcı çalışıyordu. Pencereye yaslandı.

Varşova uyuyordu. Sokak lambaları turuncu daireler çiziyordu boş kaldırıma. Uzakta bir araba geçti, sesi yavaşça kayboldu. Vistül tarafından hafif bir rüzgâr esiyor, pencerenin pervazında ıslık çalıyordu.

Tam olarak hangi anda olduğunu sonradan hatırlayamayacaktı. Ama oldu.

Bir karar. Bir film anı gibi değil — müzik yoktu, kamera zum yapmadı, diyalog yoktu. Sadece göğsünün içinde bir şey yerine oturdu. Gevşek bir vida sıkıldı. Kopuk bir kablo bağlandı.

"Yarın gidip yazılacağım."

Sesli söylemedi. Ama kelimeler zihninde o kadar net yankılandı ki, sanki odaya biri söylemişti.

Yarın Fight Club Praga'ya gidecekti. O siyah kapı kolunu çevirecekti. İçeri girecekti. Ne olacağını bilmiyordu. Vücudu ne haldeydi, bilmiyordu. Beş yıl uzak kalmak ne demekti, bilmiyordu. Ama öğrenecekti.

Telman'ın mesajını açtı. "Necəsən, bala?" Cevap yazdı. Bu sefer silmedi.

"Yaxşıyam, müəllim. Danışarıq."

Gönderdi.

Telefonu bıraktı. Yatağa döndü. Tavana baktı. Leke hâlâ oradaydı. Ama artık ne bir haritaydı ne bir başlangıç çizgisi. Sadece bir lekeydi. Tavandaki bir leke. Yakında bu evden çıkacaktı. Yakında her şey değişecekti.

Gözlerini kapadı.

Uykuya dalmadan önceki son düşüncesi ring değildi bu sefer. Ertesi sabah salona giderken hangi montu giyeceğiydi. Saçma bir düşünce. Ama gerçekti. Ve gerçek düşünceler, büyük kararların hemen ardından gelen o küçük, sıradan, insanca ayrıntılar — işte onlar, kararın tuttuğunun işaretiydi.

Nurhan Teymurxanlı, 21 yaşında, Varşova'da bir stüdyo dairede, ekim gecesinin dördünde, geri dönmeye karar verdi.

Ve bu sefer biliyordu: yarın farklı olacaktı. Çünkü farklı yapacaktı.

Commentaires