Tellura
← Retour au roman

Non disponible en Français. Affichage en Türkçe.

Gümüş

Chapitre 10 · 1476 mots · ~8 min de lecture

Ringin ortasında dört kişiydiler.

Hakem, iki yanında Nurhan ve Volkov, bir de federasyon görevlisi. Dördü de aynı şeye bakıyordu: hakemin kulağına eğilmiş mikrofonlu adam. Skor kartları. Üç küçük kâğıt parçası. Ama şimdi, bu anın içinde, o kâğıtlar kaderdi.

Nurhan'ın nefesi henüz durulmamıştı. Göğsü inip kalkıyordu — üç round boyunca Volkov'un tekmelerini yemiş, kendi yumruklarını indirmiş, ringde var olmuştu. Kaburgaları ağrıyordu, sol gözü şişmeye başlamıştı, dudaklarında kan tadı. Ama ayaktaydı. Üç round bittiğinde, Avrupa şampiyonunun karşısında, ayaktaydı.

Tribünler sustu. Bir an önce uğuldayan salon, şimdi nefesini tutmuştu.

Ringin kenarında Krzysztof'un ellerini gördü. Havluya sarılıydı, beyaz havlu kan izleriyle lekelenmişti. Yüzünde bir ifade — Nurhan onu ilk kez böyle görüyordu. Sert antrenör, acı çektiren adam, şimdi dudaklarını ısırmış, beklemedeydi. Gurur muydu, korku muydu? Belki ikisi birden.

Mikrofonlu adam skor kartlarını açtı. Kâğıtların hışırtısı mikrofonun içinde büyüdü, hoparlörlerden salona yayıldı.

Nurhan gözlerini kapattı.

Ne bekliyordu? Bilmiyordu. Altı ay önce, Varşova'da bir stüdyo dairede, tavandaki lekeye bakarken burada olacağını hayal bile edemezdi. Sonra Fight Club Praga'nın kapısı. Krzysztof. Antrenmanlar. O ilk gün, ip atlayamadığı, yirmi zıplayışta nefesinin kesildiği gün. Spor salonunun zemininde kusan adam. Gece yarıları koşan, sabahın köründe kalkan, yumruk yedikçe geri gelen adam.

Bütün bunların sonunda, ringde Volkov'un karşısında üç round. Ve şimdi karar.

"Bölünmüş karar."

Ses hoparlörlerden patladı. Salon uğuldadı.

"Yarışma direktöründen..."

Nurhan'ın kalbi durdu. Bölünmüş karar. Demek ki bir hâkim onu galip saymıştı. Biri onu. İkisi birbirini iptal etmişti. Üçüncü hâkimin kartı, her şeyi belirleyecekti.

Volkov'a baktı. Litvanyalı, uzun boylu, geniş omuzlu, burnu bandajlıydı — Nurhan'ın sol kroşelerinden biri isabet etmişti. O da ter içindeydi. O da kanıyordu. Avrupa şampiyonu, bu ringe Nurhan'ı sıradan bir ilk tur rakibi gibi girmişti. Şimdi karar bölünmüştü. Nurhan'ın gözlerine baktı. Bakışında saygı vardı. Daha önce yoktu.

"Kazanan..."

Mikrofon cızırtısı.

"Kırmızı köşe!"

Salon patladı.

Kırmızı köşe. Nurhan'ın köşesi maviydi.

Volkov'un kolu havaya kalktı. Litvanyalı eğildi, Nurhan'a sarıldı. Bir şeyler söyledi Rusça — anlamadı, belki de anlaması gerekmiyordu. Sonra federasyon görevlisi Nurhan'ın omzuna dokundu. "İkincilik," dedi Lehçe. "Gümüş madalya."

Gümüş.

İkinci.

Kaybetmişti.


Nurhan'ın içinde ilk patlayan şey öfkeydi. Sıcak, tanıdık, on altı yaşından kalma bir öfke. Hâkimler yanıldı. Üçüncü roundda Volkov yorulmuştu, kendi yumrukları daha netti, daha fazla isabet kaydetmişti. Bu adaletsizlikti. Bu—

Sonra Krzysztof'un yüzünü gördü.

Antrenör, ringin iplerine yaslanmış, kollarını kavuşturmuştu. Dudaklarında o gölge gülümseme. Ama bu sefer gölge değildi. Gerçekti. Yüzünde bir şey parlıyordu — göz kenarında mıydı, ter miydi, bilmiyordu.

Ve Nurhan öfkenin söndüğünü hissetti. Yerine başka bir şey geldi. Daha ağır, daha derin.

Gurur.

Kaybetmişti. Tartışmalı kararla kaybetmişti. Ama bu ringde, Avrupa şampiyonunun karşısında, kimsenin adını bilmediği bir Azerbaycanlı olarak çıkmıştı. Ve şimdi herkes biliyordu. Bölünmüş karar ne demekti? Demek, ikisi arasında fark yoktu. Neredeyse hiç yoktu.

Hakem iki dövüşçünün ellerini tuttu. Volkov'un kolu havadaydı — altın. Nurhan'ın kolu değil. Ama gümüş, boynuna takıldığında, madalyanın soğuk metalini göğsünde hissettiğinde, ağırlığını tarttı.

Düşündüğünden daha ağırdı.


Tribünlere baktı. Yüzler, eller, flaşlar. Kimse onun için gelmemişti buraya. Ama şimdi alkışlıyorlardı.

Ve o zaman gördü.

Orta sıralarda, basın tribününün hemen yanında, bir kadın. Oturduğu yerden kalkmıştı, herkes gibi o da alkışlıyordu ama farklıydı. Alkışı yavaştı, tartılıydı. Siyah bir blazer ceket, at kuyruğu yapılmış koyu saçlar. Otuzlarında. Ve doğrudan Nurhan'a bakıyordu.

Nurhan bakışı yakaladı. Kadın kaçırmadı. Bir an. İki. Sonra kadın hafifçe başını salladı — ne "tebrikler" ne "geçmiş olsun." Sadece: gördüm. Anladım.

Sonra kalabalığın içinde kayboldu.

Nurhan birkaç saniye baktığı yere bakmaya devam etti. Kadın gitmişti. Ama bakışı kalmıştı. O baş sallayış, o tartılı alkış — kimdi bu?


Soyunma odasına döndüğünde Krzysztof onu kapıda karşıladı. Bir şey söylemedi. Sadece durdu, Nurhan'a baktı. Sonra elini omzuna koydu. Sıktı. Bıraktı.

"O kartı ben de anlamadım," dedi sonunda. Sesi boğuktu. "Ama ringi anladım."

Nurhan başını salladı. Soyunma odasına girdi. Madalyayı çıkarmadı. Banka oturdu. Ellerini çözmeye başladı — bandajların arasında kan kurumuştu, parmak eklemleri şişmişti, nasırlar geri gelmişti. Beş yıl önce yumuşacık olan eller, şimdi yeniden bir dövüşçünün elleriydi.

Telefonu titredi.

Aldı. Ekrana baktı.

Telman.

Arama. Mesaj değil.

Nurhan açtı.

"Müəllim."

Sesin diğer ucunda bir nefes. Sonra Telman'ın sesi: "Gördüm."

"Canlı mı izlediniz?"

"İnternetdən. Yayım var idi."

Nurhan bir şey söyleyemedi. Boğazına bir şey düğümlendi — altı yıldır Telman'dan ilk telefon, ve tam şimdi.

Telman devam etti: "Bilirsən, mən səni 16 yaşında son gördüyümdə... sənə bir şey demədim. İndi deyəcəm."

Nurhan dinledi.

"O vaxt mən sənə dedim ki, qorxursansa, yaxşıdı. Amma demədim ki, qorxmağın da sonu var. Qorxunu keçəndə, o biri tərəfdə nə var, bilirsən?"

"Nə, müəllim?"

"Özün."

Telefonda sessizlik. Nurhan bankta eğilmiş, dirseklerini dizlerine dayamış, telefonu kulağına bastırmıştı. Gözlerinden bir şey aktı. Ter miydi? Kan mıydı? Hayır.

"Daha bir şey deyim," dedi Telman. "Sən ikinci olmadın bu gün. Sən qayıtdın."

Telefon kapandı.

Nurhan bir süre öylece oturdu. Krzysztof soyunma odasının girişinde duruyor, bir şey söylemiyordu. En sonunda Nurhan başını kaldırdı.

"Kimdi o?" diye sordu Krzysztof.

"Eski antrenörüm."

"Ne dedi?"

Nurhan gülümsedi. Ağzı kan tadındaydı. "Geri döndüğümü."


Salondan çıktıklarında hava kararmıştı. Varşova'nın mart akşamı soğuk ve keskindi. Krzysztof bir sigara yaktı — Nurhan'ın daha önce hiç görmediği bir şey, antrenör sigara içmezdi. Belki de içerdi de göstermezdi.

"Ne olacak şimdi?" diye sordu Nurhan.

"Ne olmasını istiyorsun?"

Nurhan düşündü. Altı ay önce cevap basitti: şampiyon olmak. Ama şimdi, ringden yeni inmiş, gümüş madalyası göğsünde, şişmiş gözü ve kırık dudaklarıyla yürürken, cevap daha karmaşıktı.

"Devam edeceğim," dedi.

Krzysztof sigarasını yere attı, topuğuyla ezdi. "Ben de öyle düşünmüştüm."

Birlikte yürüdüler. Praga'nın kırmızı tuğlalı binaları, sokak lambalarının altında tanıdık bir silüetti artık. Aleksandr Parkı'nın önünden geçtiler — Nurhan'ın ilk kez eski videolarını izlediği bank oradaydı. Boştu. Sonra fırın — vitrininde aynı ekmekler, aynı poğaçalar. Nurhan geçerken durmadı bu sefer. Geçti.

Spor salonunun önüne geldiler. Krzysztof anahtarını çıkardı, kapıyı açtı. İçerisi karanlıktı, sadece acil çıkış ışığı yeşil bir gölge düşürüyordu. Antrenman alanına geçtiler. Ağır torbalar zincirlerinde sallanmıyordu. Ring boştu.

"Sana bir şey söylemedim," dedi Krzysztof. "Maçtan önce."

Nurhan bekledi.

"Tribünde bir kadın vardı. Basın kartı takıyordu. Polonya Kickboks Federasyonu'ndan değildi. Farklı bir logo."

"Nasıl bir logo?"

"Tanımadım. Ama maç boyunca sadece seni izledi. Volkov'a bir kez bile bakmadı."

Nurhan'ın aklına tribündeki kadın geldi. Siyah blazer, koyu saçlar, o yavaş alkış. "Kim olduğunu biliyor musun?"

"Hayır. Ama yarın öğreniriz." Krzysztof ringin iplerine dokundu, beyaz halatı parmağıyla gerdi. "Böyle bir maçtan sonra, birileri arar. Her zaman arar."


Eve döndüğünde saat gece yarısını geçmişti.

Kapıyı açtı, içeri girdi, ayakkabılarını çıkardı. Işığı yakmadı. Yatağa oturdu. Madalyayı çıkardı, avucunda tuttu. Gümüş, loş odada tek bir yıldız gibi parlıyordu. Parmağıyla yüzeyini okşadı. İkincilik. Polonya Kickboks Şampiyonası 2027.

Bir zamanlar, on altı yaşında, gümüş madalya kazandığında ağlamıştı. Kaybettiği için. Bugün ağlamamıştı.

Çünkü kaybetmemişti.

Telefonu açtı. Bildirimler: onlarca. WhatsApp, Instagram, e-posta. Çoğu tanımadığı isimler. "Tebrikler!" "Harika dövüştün!" "Seni izledik!" Bir tanesi dikkatini çekti — Lehçe bir mesaj, kısa, doğrudan:

"Yarın görüşelim. Avrupa Kickboks Birliği. Karolina Wysocka."

Avrupa Kickboks Birliği.

Nurhan ekrana baktı. Mesajın altında bir profil fotoğrafı vardı. Siyah blazer ceket, koyu saçlar, at kuyruğu.

Tribündeki kadın.

Telefonu bıraktı. Yatağa uzandı. Tavana baktı.

Leke hâlâ oradaydı. Altı ay sonra, hâlâ oradaydı. Ama şimdi farklı görünüyordu. Ne bir haritaydı artık ne bir başlangıç çizgisi ne de bir tanık. Sadece bir lekeydi. Tavandaki bir leke. Yakında bu evden çıkacaktı — bunu biliyordu. Ama bu gece, bu leke, son kez ona bakıyordu.

Çünkü Nurhan Teymurxanlı'nın artık buraya ihtiyacı yoktu.

Geri dönmüştü.


Ertesi sabah farklı uyandı.

Güneş pencereden giriyordu — direkt yüzüne. Gözünü açtığında ilk gördüğü şey ışıktı. Leke değil, tavan değil, karanlık değil. Işık.

Kalktı. Isıtıcı çalışıyordu — tamir ettiğinden beri hiç bozulmamıştı. Kahve yaptı. İki yumurta kırdı. Masaya oturdu. Laptopu açtı.

Karolina Wysocka'nın mesajı hâlâ oradaydı: "Yarın görüşelim."

Cevap yazdı: "Saat kaçta?"

Sonra telefonunu açtı. Telman'a bir mesaj göndermek istedi. Yazdı: "Müəllim, gümüş oldu." Sildi. Yazdı: "Qayıtdım." Sildi. En sonunda yazdı:

"Növbəti dəfə qızıl."

Gönderdi.

Sonra masadan kalktı, montunu giydi. İnce mont. Mart soğuğu hâlâ keskindi ama bu sefer umursamadı. Kapıyı çekti. Merdivenleri indi. Sokağa çıktı.

Praga'nın kaldırımları her zamanki gibiydi — kırmızı tuğlalar, Vistül'den esen rüzgâr, uzakta tramvay sesi. Ama Nurhan farklı yürüyordu. Adımları hafifti, omuzları dikti. Beş yıl sonra, on altı yaşında bıraktığı yere geri dönmüştü. Aynı yere değil — daha ileriye. Çünkü şimdi önünde yeni bir yol vardı. Bir birlik, bir menajer, belki de Avrupa'nın en büyük sahneleri.

Ama bunları düşünmüyordu şimdi.

Yürüyordu.

Ve yürürken, farkında olmadan, Fight Club Praga'nın yolunu tutmuştu. Salona vardığında kapıyı itti. Krzysztof resepsiyonda Martyna'yla konuşuyordu. Nurhan'ı görünce durdu.

"Dün gece eve gitmedin mi?" diye sordu Krzysztof.

"Gittim. Geri geldim."

"Bugün antrenman yok. Dinlenmen gerekiyor."

Nurhan başını salladı. "Biliyorum."

Ama geçmedi. İçeri girdi. Soyunma odasına yürüdü, çantasını açtı, içinden bir şey çıkardı. Gümüş madalya. Salona döndü, boş ringin iplerine yaklaştı, madalyayı mavi mindere bıraktı.

Krzysztof arkasından bakıyordu. "Ne yapıyorsun?"

"Bunu burada bırakıyorum. Çünkü bir sonraki sefer, getireceğim şey bu olmayacak."

Krzysztof'un yüzünde o gölge gülümseme. Ama Nurhan artık biliyordu: gölge değildi. Işığın habercisiydi.

Nurhan kapıya yürüdü. Dışarı çıkmadan önce döndü.

"Yarın sabah yedide."

Krzysztof başını salladı. "Geç kalma."

Nurhan sokağa adımını attı. Güneş, Praga'nın kırmızı tuğlalarına vuruyordu. Mart rüzgârı hâlâ soğuktu ama içinde baharın kokusu vardı. Uzaktan, Aleksandr Parkı'nın oradan, bir çocuğun güvercinlere ekmek attığı görülüyordu. Yaşlı kadın bu sefer yoktu. Ama güvercinler oradaydı. Ve ekmek. Ve çocuk.

Nurhan Teymurxanlı ellerini cebine soktu. Yürümeye başladı.

Bu sefer nereye gittiğini bilerek.

SON

Commentaires